12 KIZGIN ADAM: Film İncelemesi

Bir filmi önemli ve kalıcı kılan, o filmi diğer filmlerden farklı bir konuma sokan yegane şeyler izleyicide uyandırdığı duygular ve anlatmaya çalıştığı fikirlerdir bana göre. Tek mekan filmleri için bu daha zordur çünkü izleyici farklılık görmek ister; farklı karakterler, farklı çekim teknikleri, farklı kameralar… Sidney Lumet’in yönetmenliğinde 1957 yılında yayınlanan 12 Kızgın Adam, türün diğer örneklerinden sıyrılarak sinema tarihinde kalıcı bir yer edinmiş ve dünyanın her yerine dağılmış insanlara adaletsizliğin ne denli hasarlara yol açabileceğini, ön yargıları kırmanın Einstein’ın da dediği gibi ‘atomu parçalamaktan bile daha zor olduğunu’ sadece bir buçuk saat kadar kısa bir sürede en iyi şekilde anlatmayı başarmıştır.  On iki jüri üyesinin sanık hakkında karar vermek üzere girdikleri dar bir odada yaşananların anlatıldığı film; hukuk sistemi, idam cezası ve ırkçılık gibi konuları eleştirirken aynı zamanda adaleti uygulama hakkı tanınmış kişilerin psikolojisini, karakterlerini, ön yargılarını, mantık ve vicdan ölçülerini ele almıştır. Henry Fonda’nın unutulmaz oyunculuğu ile insanı izledikten sonra düşmeye sevk eden inanılmaz senaryosuyla film, vizyonundan 62 yıl sonra bile hala gelmiş geçmiş en iyi filmler arasında gösterilmektedir.

Film içerik olarak, on iki tane jüri üyesinin, mahkeme salonundan çıkıp özel odalarında kimin suçlu, kimin suçsuz olduğunu tartışmaya gitmeleri şeklinde özetlenebilir. Bu tartışma sırasında sadece bir kişi yani sekizinci jüri (Henry Fonda), zanlının suçsuz olduğuna oy verir ve olaylar burada gelişir. Bundan sonrası artık repliklerden veya çekimlerden tamamen uzaklaşmış ve insanların iç dünyasına odaklanmaya başlamıştır. Bu noktada jürilerin karakter analizlerini doğru yapmak ve filmin anlatmaya çalıştıklarını kaçırmamaya çalışmak bana göre azami önem kazanmıştır. Örnek vermek gerekirse, başroldeki Henry Fonda’nın oynadığı karakter olan sekizinci jüri, verdiği kararlarla dünya görüşümü en çok desteklediğine inandığım karakterlerden biri olmuştur. Herkes kendi işiyle meşgulken bu karakter sadece zanlının idam edilip edilmemesi gerektiğine konsantre olmuştur. Adalet bir gün herkese gerekecektir ve suçsuz olduğu kesin olmayan birinin doğrudan ölüme gönderilmesi sekizinci jürinin insani duygularına ters düşmektedir. Bu noktayı biraz daha açmak istediğimden, bu olayda bir miktar Amerikan Hukuk Sistemi’nin adaletsizliğine eleştiri yöneltildiğini düşünüyorum. (Buna bir tırnak açmak istiyorum. Bana kalırsa geçmişte verilmiş idam kararlarını gözümüzün önüne getirdiğimizde aslında bu tüm dünyadaki devletlere yönelik bir eleştiri olarak kabul edilmelidir. İdam bir insanlık suçudur çünkü geri dönüşü olmayan sonuçlar doğurmakta, insanların yaşamları elinden alınmaktadır, tırnağı kapatalım.)

Her toplulukta olduğu gibi bu on iki jüri, yani on iki kızgın adam da birbirinden farklı karakteristik özelliklere, farklı iç dünyalarına sahiptir. Bir kısmı başrolümüzün sunduğu argümanlara sakin ve anlayışlı yaklaşırken bir kısmı tamamen önyargılı ve agresif şekilde karşılık vermektedir. Bu yüzden bu on iki adam dünyada yaşayan insanlığın bir özeti olarak kabul edilmelidir. Dünyadaki insanlar da böyle değil midir aslında? Kimimiz siyahken kimimiz beyazdır, yine bir kısmımız ise aslında gridir. Önemli olan önyargıları hayatlarımızdan uzak tutmak, her birimizin aslında ne kadar değerli olduğumuzun farkına varabilmektir.

Tekrar filmin içeriğinin incelemesine dönecek olursam, filmde konu olarak bir cinayet davası ele alınmaktadır. Cinayet davasında sanığın ve tanıkların ifadeleri alınmış, artık son karar jüriye bırakılmıştır. On iki jüriden on bir tanesi -kimisi sadece işten kaytarmak, kimisi sadece suçlu bulmak için suçlu bulmak amacıyla, kimisi ise tamamen aksini düşünmeden önyargıyla yaklaşarak- sanığı suçlu bulmuş, sadece bir tanesi -belki gerçekten suçlu bulmadığından belki de sadece doğrudan, düşünülmemiş bir karar vermemek amacıyla- suçsuz bulmuştur. Kararın çıkması için on ikisinin de ortak bir karara varması gerekmektedir. Başrolümüz olan sekizinci jüri de aslında bir insan olmaktan öte bedeni olan bir eleştiri rolünü üstlenmektedir. Her şeyi gereğince sorgulamakta ve hiçbir argümana önyargıyla veya düşüncesiz yaklaşmamaya gayret göstermektedir.

‘Bir hiç olmak çok üzücüdür beyler. İnsanlar hep aranmak ister, dinlenmek ister, hayatta bir kez de olsa önemli olmak ister.’

Sanığımız olan çocuk, Amerika’nın ‘ghetto’ mahallelerinde yaşayan, toplumdan uzaklaştırılmış ve hiçbir zaman kabul edilmemiş biri olarak tasvir edilmiştir. Cinayet ise yine filmden öğrendiğimize göre bir geceyarısı gerçekleşmiş ve bir adamın ölü bulunmasıyla ortaya çıkmıştır. Olay yerinde bulunan bıçağın çocuğa ait olduğu öngörülmüş ve çocuk şüpheli bulunmuştur. Çocuk da o saatte bir sinema filminde olduğu ifadesinde bulunmuş ancak filmin adını hatırlayamadığı için çocuğun üstünde toplanan önyargılar artmış ve çocuk bir suçlu imajından fazlasını vermemeye başlamıştır. Jüri de bu düşüncenin aksini düşünmemektedir. Bir kişi hariç bütün jürilere göre bu aşırı şekilde açık bir sonuçtur; onlara göre her zamanki gibi bir kenar mahalle çocuğu babasını öldürmüştür. (Bu tip insanlar için bu hep öyledir, vardıkları her karar doğaldır ve bundan başka da doğruları yoktur.) Bir jüri de aksi yönünde karar vermiş ve tartışmalar başlamıştır.

Filmi yeterince özetlediğimi düşünerek artık farklı boyutlarda bir incelemeye geçmek istiyorum. Normal şartlarda bir filmdeki mekan sayısı arttıkça ayrıntı sayısı daha fazla olur, tersi durumda da mekan sayısı azaldıkça ayrıntıların daha seyrekleştiğini görürüz. Ancak bu durum asla bu film için geçerli kabul edilemez çünkü filmin dünyası küçüldükçe, yani karakterleri yakından incelemeye başlayınca ayrıntıların arttığını görmek mümkün. Film, en zalim karakterin bile bir anda empati kurmaya başlayan, anlayışlı bir insana dönüşümünü yaşama fırsatını sunmakla kalmıyor, dünyadaki siyah ile beyazı, doğru ile yanlışı ayırt etmenin aslında göründüğü kadar kolay olmadığını bize en mütevazı şekilde aktarıyor. İç dünyalarını hakimiyeti altına almış olan önyargılarından kurtularak birer jüri olmaktan çok birer insan olduğunu hatırlayan bir düzine insanı görme şansı yakalıyoruz.

‘Elimi kaldırıp bir çocuğu ölüme göndermek benim için pek kolay değil.’

Jüri üyeleri çocuğun suçlu olup olmadığını tartışırlarken, çocuğun suçlu olduğunu düşünenlerin bu kararı kişisel sorunlarından ve önyargılarına dayanarak verdiğini görüyoruz. Başrolümüz sekiz numaralı jüri ise, verecekleri hayati kararın öneminin farkına varamayacak kadar düşüncesiz olan jüri üyelerini, içinde bulundukları bencillik ve önyargı çukurundan çıkarıp insan hayatının kişisel kinlerden ya da çok sevdikleri takımın maçından daha önemli olduğunu ortaya koymaya çalışıyor.

Ancak filme tamamen zıt bir bakış açısıyla da bakmak gerekir. Filmde suçlu ve suçsuz kavramlarının siyah ve beyaz misali ayrılamayacağı ve adalet terazisinin ne kadar hassas kullanılması gerektiği vurgusu öne çıkarken filmin sonunda geçen “Varsayalım sen bizim fikrimizi değiştirdin. Ya çocuk babasını gerçekten öldürmüşse?” sorusunun, filmi tamamıyla muamma bir hayal ürünü durumuna sokmasa da, kanıtların birçoğunun rastlantılarla çürütülmesi seyircinin zihninde bir soru işareti bıraktığını söyleyebiliriz. İşte benim düşünceme göre de bu soru işaretleri bir nevi şu şekilde kalkmaktadır; filmde öncelikle zanlının suçluluğu ya da masumiyeti hakkında yerleştirilmiş bir gerçeklik bulunmuyor. Tam tersine izleyici de karakterler de bu ayrıma film ilerledikçe birlikte varıyorlar. Burada kritik bir nokta bulunuyor ki o da gerçeklik ve ayrım kavramları arasındaki farklılık. Film bize kötünün ve iyinin “gerçeklik” gibi net ve tartışılmaz kavramlar olmadığını hatırlatmaya çalışıyor. On bir jüri üyesi de filmin başında zanlının suçlu olduğuna ve verilecek cezayı sonuna kadar hak ettiğini düşünürken, sonlarda jüri üyeleri ortak bir bilinçle zanlının bu cezaya hak etmediğine karar getiriyorlar. Önemli olan kararlarının hukuki açıdan doğru olup olmaması değil aslında, önemli olan tek şey on iki jüri üyesinin, jüri değil birer insan olduklarını hatırlayıp etik bir karar vermeleri ki bu gücü içlerinde bulabilmiş olmaları etkileyicinin ötesindedir bana göre.