20 adamın dövüştüğü bir sahneyi yazmak…

“İki Sıfır Dört Beş” isimli kitabımdan bir sahnedir bu, biraz uzundur evet. Biraz küfür, biraz şiddet ve kan içerir doğru. Ancak benim yazarken çok keyif aldığım bu bol aksiyonlu sahneyi bakalım siz beğenecek misiniz? Keyifli okumalar…

 

Üçümüzün de aynı anda durması ile ayak seslerimizin karanlıktaki yankılanması duyuluyor önce ve biz yankılanmanın ardından bir sessizlik beklerken, korktuğum şey oluyor; alana girdiğimiz geçit, gürültülü bir şekilde düşen kapı mekanizması ile kapandığı için karanlıkta kalıyoruz. Ali’nin, “Yok artık amına koyayım, daha neler!” şaşkınlığı ile sorguladığı durum şokunu ben çoktan atlattığım için, “Birbirimize çok yakınız, üçer metre açılıyoruz.” diye fısıldıyorum ve daha ilk büyük adımımı attığım an, ışıklar art arda yanıyor. 

O kadar klişe bir film sahnesi yaşıyoruz ki bu durum, kendine has bir “bilinen gerçeği sorgulatma” şaşkınlığı yaratıyor ve geniş alanın aydınlanması ile birlikte gördüğüm ilk sıra dışı göz kaydı, yaklaşık on metre ilerimde beyaz saçlarının doğal aydınlatması altındaki Ümit Yiğit. –Artık eminim, bu adam tam bir katil.– 

İç dünyasındaki tüm bastırılmış hayvani dürtüleri bize teatral bir gösteri ile yaşatmaya hazırlanan bu eğitimli sınır kaçakçısı, sağında ve solunda dizilmiş sekizer adamı ile tam bir gövde gösterisinde. Aklımın bir köşesinde tüm adamların atletik vücutlara sahip olmasını sorgularken, üst bilincimde, birinin ateş etmesinden duyduğum endişeyi aradan çıkarmak için bağırıyorum. “Durr!..” 

Ters giden bir şey var ki o da adamların ellerinde farklı boy ve modellerde silah olmasına rağmen, kimsenin silahını doğrultmamış olması. Bu da ateş etmenin, kötü sonuçlara sebep olacağı bir yerde olduğumuz anlamına gelir. Emrimle birlikte, ben yeni bir emir verene kadar Ali ve Mustafa’nın ateş etme ihtimalini ortadan kaldırdıktan sonra fısıldayarak, onlara bir de sebep veriyorum. “LPG tüpleri, benzin varilleri ve çeşitli kimyevi maddeler ile dolu büyük plastik tankların olduğu bir kapana girdik beyler!” 

Ali, halen Ümit’e doğrulttuğu silahını indirmeden, “Ümit’i kafasından vurayım abi, gerisine bakarız.” diyerek izin istediğinde, benim yerime cevabı, yavaşça silahını belindeki yerine sokan Mustafa veriyor. “Ümit’i vurursan eğer, adamlarının ilk yapacağı şey tetiğe basmak olur Ali, hem de bize değil, sağa sola ateş ederler, hep beraber havaya uçarız.” 

İlk olarak otobanda, aracımın içinde kan bombası patladıktan hemen sonra karşılaştığım Ümit, yine aynı şeyi yapıyor. –Beni ateş etmemeye mecbur bırakıyor.– 

Ben, karşımda oldukça rahat bir ruh hali içinde olan Ümit’in, bu kendinden eminliğinin sebebini düşünürken, Ümit her zamanki gibi yavaş ve duraksayan konuşması ile, “Merhaba, gençler!” diye selamlayıp devam ediyor. “Öncelikle ateş etmiyoruz çünkü ben hemen ve çabuk bir şekilde ölmenizi istemiyorum.” 

Silahını sıkıca kavrayan Ali, biraz daha eğilerek atış pozisyonu alıyor ve kontrolün halen bizde olduğunu kabul ettirmek için, “Belki de buna biz karar vermek istiyoruzdur.” diyerek, restini canıyla çekiyor. 

Gözlerini kısa bir süreliğine direkt olarak Ali’ye çeviren Ümit, sağında ve solunda üçerli adımlar ile kısa voltalar atmaya başladığında, konuşmaya da başlıyor. “Ali Komiser, sizin gibi adamları çok iyi bilirim ben, hiçbir şeyin doğrusunu bildiğin filan yok. Sana, doğru olan birkaç şey söyleyeyim. Ben Üzeyir Parlak’ın söylediği her şeyi yapmak zorunda olan biriyim, bir tampon, bir eldiven belki ve Üzeyir Bey sizin ölmenizi istiyor. Sen bir aptal olduğun için Ali Komiser, kendini öldürtürsün ama Cevat Komiserin, o son kozunu benim için kullanmayacak kadar zeki bir adam.” 

Ben aslında her zaman gösterinin hemen başlamasından yana olmuşumdur, sonuçta yaşanması gereken, bir şekilde yaşanacak ama bu kez hem Mustafa ve Ali’nin psikolojik olarak hazırlanması hem de karşımdaki on yedi adam hakkında toplayabildiğim kadar çok veri kaydetmek için muhabbetin uzamasına müsaade ederek, “Peki ne yapacağız? Nasıl bir evcilik oyunu istiyorsun?” diye soruyorum. Düz bir çizgi üzerinde sağa sola attığı kısa voltalarının tam ortasına denk gelen başlangıç noktasında aniden durup ellerini iki yana açan Ümit, “Ne mi istiyorum?” diyerek, gayet mantıklı olan sorumu tekrarlayıp kendince dalga geçtikten sonra, “Dövüşmek istiyorum amına koyayım!..” diye haykırıyor. Ümit’in verdiği gizli emir ile sağına ve soluna dizilmiş adamlarının hepsi, ellerindeki silahları rastgele fırlatarak, onlar ile bizim aramızdaki boşluğa attıklarında iç çeken Ali, “Geri zekâlıların eline bile silah veriyorlar, soldan dördüncü adam emniyeti açık, horozu kaldırılmış silahı resmen havaya attı.” diye homurdanıyor. 

Ali gördüğü bir tehlike için endişe ederken, benim görmediğim halde endişe ettiğim asıl tehlike olan Cenk, kaskın kulaklığından heyecanla kulağımın içine bağırıyor. “Abi arkanızdan kapanan kapıya patlayıcıları yerleştirdim, kapıya yakınsanız uzaklaşın.” 

“Cenk!.. Patlayıcıları uzaktan kumanda ile aktif hale getirilebilecek şekilde ayarlayın ve diğerlerinin yanına gidin. Ön kapıya da aynı şekilde patlayıcıları yerleştirin, en son buradan çıkarken bu binadan geriye hiçbir şey kalmayacak.” dediğimde, Ümit parmağını bana doğru uzattıktan sonra adamlarına dönerek düşüncesini beyan ediyor. “İşte bakın bu zeki bir adam, bizi, hepimizi haklayacağına ve sonunda da burayı havaya uçuracağına önce kendini sonra ise sizi inandırmaya çalışıyor ama bu zeki adam da hiçbir şey bilmiyor; çünkü gerçek şu ki birazdan hep beraber, bu hiçbir şey bilmeyen üç komiserin amına koyacağız!..” 

Telsizden fısıldayarak, Cenk, Veysel ve dışarıdakilere son emirlerimi verdikten sonra kafamı kaldırıp cümlesini gayet etkili ve vurgulu bir şekilde bitiren Ümit’e bakıyorum. “Bir şey mi dedin Ümit Ağa, telsizle konuşuyordum da … ama anladığım kadarıyla dövüşmek istiyorsun.” 

Ümit’in, adamları önündeki o gaza getirici yükselişinin önünü kestikten sonra makineli tüfeğimi ve belimdeki iki silahımı yere, ayaklarımın dibine bırakıyorum. Benim hemen arkamdan, gidişatın ne olacağını daha en başından anlayıp silahını indiren Mustafa ve halen ateş etmek için ısrar eden Ali de silahlarını yere bırakıyor. Bu cesaretinin nereden geldiğini sorguladığım Ümit, cesaretinin kaynağını göstermek için, “Evet, dövüşmek istiyorum.” dedikten sonra her iki eliyle üzerindeki ince kazağın bel kısmından tutup yukarıya doğru sıyırarak çıkarıyor. Belden yukarısını soyunan Ümit, hemen sağında duran adamına elini uzatarak, adamının sunduğu kından, geleneksel boyundan biraz daha uzun olan bir samuray kılıcı çıkarıyor. 

Ali, “Haydaa!.. Adam ninja çıktı iyi mi?” diye söylenerek durumdan hiç de hoşnut olmadığını kendince dile getirirken, ben ise kararsızım. Adamın elinde gerçekten sanat eseri denilebilecek bir samuray kılıcı olmasına mı, yoksa bugüne kadar gördüğüm en sağlam beş vücut arasına girerken benim sıramı bir basamak geri kaydırmasına mı şaşırmalıyım?

Rest çekmemiz ile adrenalin seviyelerinde kıpırdanmalar yaşayan Ümit’in adamlarının tamamı, sırtlarına astıkları ve pantolonlarının bel kısmına ya da ceplerine sokuşturdukları bıçak, sopa, satır ve küçük el baltalarını çıkararak gerilimin daha da artmasına sebep olurken, Ali ise, “Rahat olun beyler, üzerimizde kurşun geçirmez yelekler var, çok rahat bıçak darbelerini gövdemizle karşılayabiliriz.” diyerek elimizdeki önemli bir avantajı dile getirip motivasyon pompalaması yapıyor. Kılıcını, ne kadar iyi kullanabildiği hakkında fikir sahibi olmama yetecek bir ustalıkla havada çeviren Ümit, yine sağa sola kısa voltalarına başlıyor ve tabii ki konuşmaya da. “Bu hiçbir halt bilmeyen komiserler en çok ölmekten korkarlar, bu yüzden de üzerlerine kurşun geçirmez yelek giyerler ve öyle savaşırlar. Bizim için bunun bir önemi yok çünkü biz de o zaman boyunlarına ve bacak aralarına çalışırız.” 

“Hahh!..” diye inleyen Mustafa, Ali’ye dönerek, “Kurşun geçirmez kumaştan boxer yaptıracağımı söylediğim zaman ne demiştin kardeşim, gereksiz mi?” diye sorduktan sonra kafasındaki kaskını, üzerindeki hücum yeleğini ve hemen ardından da giyilebilen, mevsimlik kazak kalınlığındaki çelik yeleği ile birlikte altındaki tişörtü sıyırarak üzerinden çıkarıyor. Mustafa, kollarını her iki yanına açarak birazdan sınırlarını sonuna kadar zorlayacağı kaslarını esnetmeye başlarken, bir yandan da konuşmaya devam ederek, Ali’nin tam anlamıyla “ne yapıyorsun lan sen” diye soran gözlerine cevap veriyor. “Ne var!.. En sonunda bu sikiğin, ‘çelik yelekleriniz olmasaydı bizi dövemezdiniz’ demesini istemiyorum.” 

Yükselmiş bir motivasyonun kararlı ve hırslı ses tonuyla, “Haklısın, amına koyayım.” diyen Ali de kask, hücum yeleği ve sonrasında çelik yeleğini çıkarıp ayaklarının dibine bırakıyor. Bir şekilde Ümit’in istediği oldu ve bizi istediği kıvama getirdi, zaten başka bir şekilde hiçbir şansı olmayacağını kavrayabilecek kadar da zeki biri. Ümit ve yanındaki adamlarının dövüşmek konusunda iyi oldukları açıkça ortada ve içinde bulunduğumuz durumdan sağ kurtulmamız için her şeye ihtiyacımız var; bu her şeyin liste başında da “inanmak” yer alıyor. 

“Peki bakalım, sizin dediğiniz gibi olsun ama sonra ‘Cevat abi bizi kurtar’ demeyin.” diyerek, yükselen motivasyonu güçlendirmek için altını bir iddia ile desteklerken, önce pazılarımın üzerindeki bıçakları çıkararak kemerimin arka bel kısmına takıyor, sonrasında ise hücum yeleğimle kurşun geçirmez yeleğimi aynı anda çıkarıyorum. –Artık hazırız.– 

Kollarını ve sırasıyla vücudunun tüm ana kas kütlelerini esneten Mustafa, normal konuşma sesiyle, “Öyle bir şey olmaz Cevat Komiser’im, soru bildiğim yerden geldi, yakın dövüşü severim.” diyerek kendi adına güvence verdikten sonra, “Hem bu ofis floresanı kafalı sikik nereden bilecek dövüşmeyi!” diye bağırarak ve bağırırken de cümlesinin bel altı kelimesine özenle vurgu yaparak zarflıyor Ümit’i. Mustafa’nın zarfı ses hızıyla Ümit’e ulaştığında, sağa sola attığı kısa voltasına keskin bir şekilde durarak son veren Ümit, kılıcının ucunu yerdeki kazağına taktırarak havalandırıyor ve olduğu yerde yaptığı, ustaca tam tur dönüşün bitiminde kazağı havada ortasından ikiye bölüyor. “Öncelikle o komiser değil komiser olacak ve bakalım, bu kılıçla o yumuşak götünü keserken de böyle zengin zengin konuşabilecek misin göreceğiz?” 

-Adam iyi, kılıç keskin.- 

“Cevat abi!.. Son hedef noktasına geldim ancak bir sorunumuz var.” 

“Nedense hiç şaşırmadım Nihat ve bu sefer bizim sorunumuz daha büyük!..” 

 

B

enim herhangi bir durum için yakındığıma pek tanık olmayan Nihat, durumun ciddiyetini anlamış bir ses tonu ile, “Burası bende abi, bir şekilde hallederim.” dediğinde, kulağımın içindeki yerinin oynadığını hissettiğim kulak içi vericisini işaret parmağımla biraz daha derine itiyor ve Ümit’in adrenalin dolu keseciklerinde küçük de olsa birkaç delik açarak, başlatmak istediğim kontrolsüz sızıntı için psikolojik dirayetine iğne ucu dokunuşları yapıyorum. “Hangisini tercih edersin Ümit Ağa, kendi kılıcınla kesilerek ölmeyi mi, yoksa benim bıçaklarımla mı? Buradan bakınca, kılıç elinde durmak istemiyormuş gibi görünüyor.” 

Alaycı bir şekilde, “Hahh!..” diye inleyen Ümit, sol bacağını dümdüz bir şekilde ileri uzatırken, güçlü olan sağ bacağını dizinden kırıyor ve sağlam bir başlangıç pozisyonu gösterdikten sonra yeniden doğrulup konuşmaya devam ediyor. “Sen, Cevat Komiser, sen çok daha iyi bilirsin adrenalin bağımlılığını ve ben adrenalin içmeye daha on bir yaşımda başladım, katırların üzerinde; sabah alacakaranlığında, mayınlı araziden Irak’a geçerken. İlk cinayetimi on dört yaşımda işledim Cevat Komiser, en büyük abimin yolunun üzerine mayın döşedim ve bu olayda en çok üzüldüğüm şey ise, abimin en iyi katırımıza biniyor olmasıydı!..”

Ümit’in, ihtiyacımız olmamasına rağmen söylediklerini hazmetmemiz için verdiği duraksamayı değerlendiren Ali, araya girerek, “Ooo!.. Adam direkt çocukluğuna indi abi, bence hiç dinlemeyelim, hemen dalalım.” diyor. Ali’nin teklifi çok cazip gelse de çok belli etmeden ama kimseden de gizlemeden göz ucuyla saatime bakıp, “Acelemiz yok!.. Ben dinlemek istiyorum.” dediğimde, Ali homurdanıyor. Ümit ise kendi başlattığı molayı yine kendi bitirerek devam ediyor. “… ve Cevat Komiser, eğer on bir erkek kardeşin olduğu bir ailede, sondan ikinci çocuksan yani en küçüğün bir büyüğü, işte o zaman ebenin amını gördün demektir; çünkü en küçük kardeşe kimse dokunmaz ama her türlü pislik sondan ikinci çocuğa yapılır. Dövülürsün, her zaman en sona bırakılırsın, bütün ayak işlerini yaparsın, ezilirsin ama eğer o çocuk, diğer on kardeşinden daha zeki ise, ona hiçbir hak ve miras tanınmayan düzenin başına geçer ve bunu da kafası çalışan kardeşlerini katledip, geri zekâlı olanlarını ise kendisine çalıştırarak yapar.” 

Ümit bazı kardeşlerini nasıl öldürdüğünü anlatmaya devam ederken, tamamen Ümit’in ağzından çıkan kelimelere toparlanan algım, kısa bir anlığına Mustafa’nın mırıldanması ile dağılıyor. “Bu adamda tam ticaret kafası var.” Başımı yana, Mustafa’ya doğru hafifçe döndürerek kısa ama yoğun bir bakış attıktan sonra, sesini daha da yükselterek devam eden Ümit’e tekrar geri dönüyorum, algımı da yanıma alarak. 

“İşte böylece küçük krallığımın başına geçmiş oldum, kendimi tamamen değiştirdim, ancak değişmeyen iki tutkum oldu. Adrenalin bağımlılığım ve insanın o en hayvani halini ortaya çıkartabilecek tek şey olan dövüşmek. Birçok ülke gezdim kaçırdığım mallar ile birlikte çünkü kaçakçılığın altın kuralı, kaçırdığın malın başında durmaktır ve bu sayede birçok farklı ülkedeki, birçok farklı hocadan dövüş teknikleri öğrenme şansım oldu. Ancak bu farklı dövüş teknikleri içerisinden sadece bir tanesi benim istediğim adrenalini salgılatabildi bana, o da ‘aiki-jujutsu’ dövüş tekniğini benimsemiş olan samurayların, kılıçla dövüş sanatı.” 

Gösterişli konuşmasının bitişi, ikinci molasının başlangıcında, birkaç temel olduğu için basit gibi görünen ama aslında güçlü ve net olan “kılıçla çıkış hareketi” sergiledikten sonra, kendinden emin adımlar ile konuşmasına başladığı ilk yere doğru yürüyen Ümit’in susmasını fırsat bilen Mustafa, Ali’yi kast ederek, “Cevat abi, içimizde Samuray ile Ninja’yı karıştıracak seviyede dövüş bilgisi olan biri varken, ölmeme ihtimalimiz nedir?” diye soruyor. Konuşmasının finaline geldiğini hissettiğim Ümit’in, nasıl bir bitiş konuşması yapacağını merak ettiğim için, Mustafa’nın Ali’yi yaşarken gömdüğü sorusunu olabildiğince kısa cevaplıyorum. “Biz ihtimaller ile sonuç belirleme çizgisini geçtik, yaşayıp görme evresindeyiz.” 

Sağa doğru voltasının sonuna geldiğinde, seri bir hareket ile geldiği yönün tersine dönen Ümit, kılıcını kaldırıp bana doğru bakmadan ama kılıcının ucuyla beni işaret ederek, “Evet, yaşayıp görme evresi, samuraylara saygı duyuyorum çünkü; çünkü bu adamların en ufak bir şakası yok. Tek hedefleri var, o da, en kısa yoldan rakibini öldürmek; ama ben bunu biraz değiştirdim. Öyle hemen ölmek yok, ben küçük küçük kesikler atmayı seviyorum, özellikle de birbirine yakın kesikler yani dikiş tutmayacak şekilde. O yüzden de onur kırıcı olduğu için samuray kılıç sanatının karanlık tarafında kalmış bazı kılıç teknikleri ile birkaç dövüş stilini birleştirdim ve şimdi birazdan, sizden küçük parçalar kopartarak ya da sizi ufak ufak keserek öldüreceğim, budayarak; o yüzden lütfen çabuk ölmeyin ve yaşayarak görün.” diye tehdit ediyor. Benim yapmak istediğim kontrolsüz adrenalin salgılatması hamlesini bana karşı kullanıyor. –Korkmak nasıl bir şey acaba, keşke bilseydim.- 

Ümit’in ricasının bitiminde Ali’ye dönüyorum. Ali, her zaman olduğu gibi kendisine basit bir toplama işlemi sorulmuşçasına rahat vücut hareketleriyle ellerini yanlara açıyor ve “Nasıl yapıyoruz abi?” diye soruyor. 

Geçmişten bir anıyı bilerek ve isteyerek dürten Ali’ye, yüzüm ne kadar sakinse, gözlerim de o kadar hınzır bir tebessümle karşılık verip, sorusunu, “Tabii ki de yetimhane usulü.” diye cevaplıyorum. Ali ile aramızdaki muhabbetin dışında kalan Fransız Mustafa, “O nasıl oluyormuş?” diye sorduğunda, bu kez cevaplayan Ali oluyor. “Kimse gelip seni kurtarmayacakmış gibi, dövüşeceğiz, kardeşim!” 

Küçük bir kahkaha atan Ümit, bir neşter kadar keskin olduğu açıkça belli olan kılıcının tam ortasını, boynu ile omzunun kesiştiği yere koyarak, “Kıyamam, dövdüler mi sizi yetimhanede; olsun, dayak yemeniz bir şey değil, sikmediklerine şükredin.” dediğinde, bir kez daha saatime bakıyorum ve yelkovanla akrebin ortak bilgilendirmesini küçük bir matematik işlemi ile sonuca bağlayıp, sesleniyorum. “Ümit!.. Başlayalım mı artık, ne dersin?” 

Teklifim ile sola doğru voltasını yarıda kesen Ümit, kılıcının ucu ile hemen sağındaki adamını göstererek, “Madem öyle istiyorsun, al başla o zaman.” diyor ve cümlesinin bitmesi ile aynı anda, kılıcının ucuyla işaret ettiği, elinde satır olan adamı ileriye doğru fırlıyor. En azından birimizi diğerlerinden ayırmak istediğini anladığım için, “Kalın.” diyerek fısıldadıktan sonra ben de ileri doğru fırlıyorum. Ümit’in artık benim kim olduğumu öğrenmesinde bir sakınca yok. Buradaki hiçbir adamın öğrenmesinde bir sakınca yok.

Birkaç seri ve büyük adımdan sonra istediğim hıza ulaşarak, kemerimin bel kısmında olan iki bıçaktan sağıma yakın olanı çekerek, üzerime doğru koşan adama fırlatıyorum. Eli satırlı adam, göğsünün tam ortasına saplanan bıçak yüzünden aniden duruyor ve adam göğsündeki bıçağa bakarken, ben ise bacak kaslarımın sınırlarını zorlayarak ileri ve yukarı doğru zıplayıp, aramızdaki son üç metreyi havada süzülerek geçtikten sonra adamın kafasını ellerimle yakaladığım an, inişe geçen vücudumun ağırlığı ile darbeleme kuvvetimi, bıçağın sapına dizimle vurmak için birleştiriyorum. Diz kapağımın göğüs kafesine sertçe vurması ile geriye doğru uçan adam, bir buçuk metre ilerime, sapı da dâhil olmak üzere tamamı göğsüne giren bıçakla birlikte yere düşüyor. -Bıçak sende kalabilir.- 

İçlerinden birinin, yerde yatmış, tüm vücudunun kısa aralıklarla kasılarak can çekişmesini izleyen diğerleri, arkadaşlarının son nefesini vermesi ile birlikte hep beraber bağırarak saldırıya geçiyorlar. Bir anda herkesin öne çıkması ile Ümit ve iki adamının oldukları yerde kaldıklarını görüyorum; çünkü detaylar, gözün ilk olarak algıladığı hareketli sahnelerin arkasındadır ve ben detaylara bakmayı alışkanlık hale getirmiş birisiyim. 

“Birbirimize yakın duruyoruz!..” diye bağırdığımda, hücum dalgasının ilk piyonu elinde bir sopayla üzerime doğru atılıyor ve hafifçe sağıma çekilerek, solumdaki Mustafa’ya doğru gönderiyorum ilk adamı. Hemen ilk piyonun arkasından gelen ikinci adamı ise hafifçe soluma çekilerek yanımdan kontrolsüz geçişini, ensesinden Ali’ye doğru iterek kontrol altına almam yeterli oluyor. Üzerime doğru gelen, elindeki bıçak ile kendini öldürtmeye oldukça çok müsait olan üçüncü trajedi adamı da ben alıyorum ve aramızdaki mesafe iki metreye düştüğünde ileri doğru atılarak nefes borusuna bir yumruk atıyorum. Nefes borusu içe göçen ve son üç saniyededir haykırdığı için ciğerlerindeki havayı bitirmiş olan adam, bir anda soluksuz kalarak duraksadığında, bıçak taşıyan elini bileğinden yakalayıp, kolunu kendisine doğru kıvırarak kendi bıçağını karın boşluğuna saplıyorum. Ben, sağ elim halen karnındaki bıçağın sapında, diğer elim ise sırtını kendime çevirdiğim için ensesinde olan trajedi adamı bir kez daha kullanmak için fırsat kollarken, ardımdan art arda gelen iki tanımadığım sesin ölüm öncesi çığlığı ile Ali ve Mustafa’nın onlara gönderdiğim iki adamın işini bitirdiğini anlıyorum. -Üç–sıfır iyi bir başlangıç.- 

Aynı anda üzerime iki adam birden saldırıyor ve ilk hamlesi elindeki baltayı sallamak olan adamın baltasına doğru trajedi adamın kafasını gönderiyorum. Sol karşımdan gelen ve elindeki baltayı, karnına saplanan bıçak yüzünden can çekişen arkadaşının kafasına saplayan bu adama ölü trajediyi bırakıyor ama karın boşluğundan çekerek çıkardığım bıçağı, sağ karşımdan gelen adamın çenesinin altına saplamak için ödünç alıyorum. Sağımdan gelen adamı bileğinden yakalayarak, çene altından yukarıya doğru savurduğum bıçakla alt ve üst damağını parçaladıktan sonra göz yuvalarına kadar saplanan bıçağı adamın kafasında bırakıyor ancak bu sefer de adamın elindeki yarım kılıç boyuna yakın, yayvan palayı ödünç alıyorum. Elimde, sağımdaki adamın palasıyla birlikte soluma doğru hızlıca yarım tur dönüyor ve palayı yukarıdan aşağıya doğru bakmadan sallıyorum. Savurduğum pala, hedefini tam da tahmin ettiğim yerde buluyor, yani halen arkadaşının kafasına saplanan baltasını çıkarmak için öne eğilmiş olan adamın ensesi. –Beş–sıfır.- 

Ensesinden nefes borusuna kadar inen pala ile olduğu yere yığılan adamın, yaşam dışı kalmasıyla hemen doğruluyorum ve hızlı bir şekilde sağımda ve solumdaki Ali ile Mustafa’nın ne durumda olduğuna bakıyorum. Mustafa, bir yandan çenesinden yakalayarak sırtını göğsüne dayadığı adamı bir koruma tamponu gibi kullanıp, kendisine bıçakla saldıran bir diğer adamın darbelerinden korunmaya çalışırken, diğer bir yandan da elindeki iri avcı bıçağı ile tampon yaptığı aynı adamın çırpınarak işini zorlaştırmaması için boğazını kesiyor. –Altı–sıfır.– 

Mustafa’nın iyi durumda olduğuna emin olduğum an hemen sağıma dönüyorum ve bir adamın, sağ koltuk altına sıkıştırdığı boynunu kıran Ali’nin, o sırada kendisine doğru koşan iki adamı fark etmediğini görüyorum. –Yedi–sıfır.- 

İki adamdan, önde gelip yanımdan geçenini bir yan tekme ile yere düşürdüğümde, hedefini değiştiren ikinci adam, elindeki bıçağı sağ çaprazımdan bana doğru sallıyor. Zamanlaması kötü olan adam, aramızdaki mesafe bir kol boyuna düşmeden önce bıçağını salladığı için, olduğum yerde hiç kıpırdamadan ayaklarımı sağlam bir şekilde yere basarak, elimdeki palayı tüm gücümle hemen dirseğinin altına hedefliyorum ve bana doğru savrulan kol, çok daha güçlü bir darbeyle karşılaşınca toplam ivme ikiye katlanıyor. Keskin ve hızla savrulmuş bir pala ve o palaya doğru savrulan kolun, bir koldaki en zayıf noktada çarpışması ile kolu dirsek altından kopan adam, kocaman açılarak yuvalarından ayrılmak istercesine ileri doğru fırlayan gözlerle kopan koluna bakarken, çok daha kocaman açtığı ağzına bir megafon şekli vererek acıyla haykırıyor. Adamın yüksek oktavlı sesinin kulak zarıma matkapla delik açmaya çalışmasına öfkelenerek güçlü bir adrenalin patlaması yaşıyorum ve dizlerimi çok hafif kırarak sağlam bir duruş yakaladıktan sonra vücudumdaki kaslara yayılmış olan tüm gücü kollarıma yönlendirerek, elimdeki palayı önce sağ, sonra ise sola sallıyorum. Boğazı ve karnı boydan boya kesilen adam sustuğunda ise ciğerlerimi alabildiğince havayla dolduruyor ve haykırarak, önümdeki kısmen üçe dilimlediğim adamın orta dilimine yani göğsüne bir taban tekmesi atıyorum.

Gerisine doğru havalanan adam, iplerinden kurtulmuş bir kukla gibi insan anatomisine aykırı bir vücut şekliyle yere düştüğünde, hemen arkasından bu sefer de Mustafa haykırıyor ve az önce önünde tutarak boğazını kestiği tampon adamdan sonra aynı bıçağı ağzından içeri soktuğu ikinci adamı, aynı benim gibi göğsünden tekmeleyerek şekilsiz kuklanın yanına fırlatıyor.

Hemen solumdaki Mustafa ile omuzlarımızı yan yana getirerek önümüzdeki adamlara gözdağı verirken, son olarak geniş alanda yankılanan ise Ali’nin sesi oluyor. Mustafa ile üzerimizden geçen bir karaltı, az ilerimize ağzı yırtık ve şekilsiz kuklanın hemen yanına yere çakılıyor; göğsündeki altı bıçak deliği ile yerde yatan, Ali’ye doğru koşarken tekme atarak düşürdüğüm adam. –Sekiz, dokuz, on–sıfır.- 

Ali de Mustafa gibi yanıma gelerek, sol omzunu sağ omzuma dayıyor ve birkaç dakika içinde on kişiyi çok da zorlanmadan öldüren üç adamın omuz omuza veren kana bulanmış gövdelerinin caydırıcı görüntüsü, Ümit’in sağında ve solunda duran iki adamından hariç geriye kalan dört kişiyi birkaç metre ötemizde durdurmaya yetiyor. 

Kale, at ve fil ayarındaki dörtlünün en aklı başında olanı elini kaldırıp, “Bekleyin!..” diyerek diğer üç arkadaşının aptalca ve kontrolsüzce bir saldırı yapmasını engelledikten sonra beni göstererek dahiyane fikrini sunuyor. “Ortadaki, asıl adam ortadaki, diğerlerini boş verin ve hep birlikte, ahh!..” Güçlü bir şekilde kolumu tam tur döndürerek fırlattığım pala, beyni yurt dışına değil de evrimin başlangıcına doğru göç etmiş dâhinin göğsüne saplanınca, planı yarım kalan adam geriye doğru düşüyor. –On bir–sıfır.– 

“Başka planı olan?” 

İşler hiç de istediği gibi gitmediği için huzursuzlanan Ümit, elindeki samuray kılıcını tam ortasından ısırarak dişlerinin arasına alıp, bir fermuarın dişlileri gibi birbirine geçirdiği parmaklarını kütlettikten sonra tekrar ağzındaki kılıcını sağ eline alıyor ve “Var, var!.. Benim bir planım var.” diyerek, yanındaki iki veziri ile birlikte öne doğru yürüyor. Kılıcını iki eliyle sıkıca kavrayan Ümit, ileri doğru hızlıca çıkabilmek için güçlü olan sağ bacağını geriye alarak basit ama aynı zamanda güvenilir bir duruş pozisyonu aldığında, patronlarından manevi güç alan adamları da hemen arkasından beden hafızalarının hatırlattığı başlangıç pozisyonlarını alıyorlar. 

Sesimin, sadece Mustafa ve Ali’nin duyabileceği kadar çıkmasına izin vererek, “Her şey birkaç dakikada olup bitecek beyler, birkaç dakika daha ölmeyin yeter.” diye mırıldanıyorum. Mustafa, yüzüne bulaşan kanı sildiği kolunu indirmeden Ümit’i işaret ederek, “Bu piçe hiç güvenmiyorum abi, dövüşün ortasında aniden birimizden diğerine geçebilir, dikkatli olalım.” dediğinde, geriye doğru gövdesini yatıran Ali, arkamdan Mustafa’nın arkasına doğru bakarak, “Bir şey korkusu diye bir deyim vardı abi, neydi o?” diye soruyor. En az benim kadar gülümseyen Mustafa, “Veysel’den daha değişiksin Ali!” dedikten sonra başlangıç pozisyonunu aldığında, arkasından ben ve Ali de gardlarımızı kaldırarak duruşumuzu gösteriyoruz. 

Birbirine kilitlenmiş gözlerin sessiz meydan okumaları ortamın gerilimini hızla zirveye çıkartıyor ve Ümit’in, “Yahh!..” diye haykırmasıyla birlikte, yanındaki iki veziri ileri ve bana doğru fırlıyor. Muhakkak birinin diğerinden daha hızlı olacağını tahmin etmek zor değil ve bu yüzden ikisinin de saldırısına aynı anda maruz kalmamak için olduğum yerden geriye doğru çekiliyorum ve vezirler ile aramdaki mesafe açıldıkça, hızlı olan yavaş olanı geçerek ilk hamlesini bir dönen tekme olarak yapıyor. Elinde boğma teli olduğu için saldırısını ayakları yerdeyken beklesem de dönen tekme için gereğinden çok daha fazla yükselmesini değerlendirerek aniden duruyor ve dönen tekmesinin altından geçip, arkada kalan sol bacağını paçasından yakaladıktan sonra sertçe yukarı doğru kaldırıyorum. Havada yakalanan çekirge, dengesini kaybederek sırtüstü yere düştüğünde ise halen paçasından tuttuğum bacağının üzerinden kendi bacağımı aşırarak, aynı anda hem ayak bileğinden kendime doğru asılıp hem de tüm ağırlığımı vererek dizine oturuyorum. Amacım bacağını dizinden kırdıktan sonra yerde öne doğru takla atarak ikinci adama saldırmaktı ancak adamın dizini kırdığımda beklemediğim bir şey oluyor ve oyun dışı kaldığını anlayan adam, son bir hamle ile boğma telini arkamdan boğazıma sararak kendine doğru asılıyor. Bir anda bir dövüşteki en zorlu pozisyonun içine düşüyorum çünkü rakibim altımda ve ben onun üzerinde olsam da sırtım adama dönük. -Şimdi, ters dönmüş bir kaplumbağanın neler hissettiğini çok daha iyi anlıyorum.- 

Rahatça kavranabilmesi için avuç içi boyundaki iki kısa demire ortalarından bağlanan ince çelik teli boğazımda hissettiğim an, ellerimle altımdaki adamı bileklerinden yakalıyorum; çünkü nefessiz kalmak ile bir şekilde baş edebilsem de boğaz gibi hassas bir yere dolanmış tele sertçe asıldığında nefes borumu rahatça kesebileceğini biliyorum. Her ne kadar fiziksel gücü benimki ile ölçüşemez olsa da benim sırtüstü üzerinde yattığım adamın bileklerini arkamdan önüme doğru asılmaya çalışma dezavantajım, adamın boğma telini kendine doğru asılma–çekme avantajı karşısında beni zorluyor ve her geçen saniye boğma telinin nefes boruma biraz daha saplandığını hissediyorum. Giderek daha da içinden çıkılmaz bir hâl alan bu soluksuzluk eziyetinden kurtulmak için çözüm ararken, duyduğum haykırış ile karşıma bakıyorum ve elindeki beyzbol sopası ile üzerime doğru gelen ikinci vezirin o sopayı neresinden çıkardığını uzun uzun düşünmek istesem de sopayı kafama indirmeden önceki yarım saniyeyi tüm gücümle sağıma doğru yuvarlanmak için kullanıyorum. Yana doğru yaptığım güçlü hamle ile boğma teli biraz daha boğazıma saplanıyor ve sopanın beton zemine çarpma sesini duyduğum anda, çektiğim acıya son vermek için terse yani soluma doğru yuvarlanırken, bir anlığına adamlardan biriyle karşılıklı yumruklaşan Ali’yi ve onlara doğru yaklaşan Ümit’i görüyorum. –Ali için bir şey yapmam lazım.– 

Ben sağıma doğru yuvarlandığımda, arkamdaki adam terse doğru asıldığı için bu kez kendimi aniden soluma doğru döndürmeye çalışırken fazla zorlanmıyorum, hatta arkamdaki adamın terse asılıyor olması bana yardımcı bile oluyor. Soluma yan döndüğümde, Mustafa’nın iki adamla birden dövüştüğünü ve dövüş başlamadan önce Ümit’in adamlarının attığı silahlardan birini gördüğümde, bir kez daha beyzbol sopasının beton zeminle çarpışmasından çıkan sesi duyuyorum. Silahı almak için arkamdaki adamın bileğini bırakarak sağ elimi uzattığımda, sadece sol elimle arkamdaki adamın bileğinden tutuyor olmam yeterli olmuyor ve tel biraz daha boğazıma saplanıyor ki o an boynumdan aşağıya doğru süzüldüğünü hissettiğim sıcak akıntı kanım olmalı. Nefes borumun daha fazla bu baskıyı kaldıramayacağını hissettiğimde, tekrar sağa doğru ancak bu sefer en baştaki pozisyonuma yani düz konuma gelmeme yetecek kadar döndürüyorum vücudumu ve hemen tepeme kadar sokulup kafama indirmek için elindeki sopayı havaya kaldıran Amerikan ata sporu sevdalısı ikinci vezir ile burun buruna gelerek silahı doğrultuyorum. 

Bir anda yüzüne silah doğrultulan adam refleks olarak geri çekilmeye çalışırken dengesini kaybediyor ve yerdeki kimin ya da kimlerin olduğunu bilmediğim kan birikintisinin de yardımıyla arkasına doğru düşerken, ben de boğazımın kesilmesini göze alma pahasına silahımı hızlıca sağıma doğrultarak Ali’nin halen yumruklaştığı adamı kafasından vuruyorum. Silah sesi ve hemen önündeki adamın kafasının patlamasıyla irkilen Ali geriye doğru sıçrıyor ve böylece hamlesini yapmak üzere olan Ümit’in kılıç menzilinden çıkıyor. 

Ateş ettiğimi fark eden arkamdaki adam, patronu Ümit’e ateş ettiğimi düşünerek var gücüyle boğma teline asılmaya başladığında, sağ elime duyduğum ihtiyaç yüzünden mecburen silahı bırakıyor ve boğazımı yarmadan hemen önce sağ elimle adamı sağ bileğinden yakalıyorum.

Kimin ateş ettiğini görmek için arkasına dönen Ümit, onun için oldukça kolay bir hedef haline geldiğimi görünce, yüzüne pis bir gülümseme takınarak bana doğru gelmeye başlıyor ve artık benim bu durumdan kurtulmam gerek. Sol bacağımı, altımdaki adamın dizinden kırık olan sol bacağının altından geçirdikten sonra sağ bacağımın da yardımıyla iki bacağımın arasında sıkıştırarak sertçe makaslama hareketi yapıyorum ve kırık kemiği kaslarıyla birlikte derisini yırtarak dışarı çıktığında, adamın acı dolu haykırışı ile Ümit’in saldırı nidası birbirine karışıyor. Yaşadığı yüksek eşikli acıya dayanamayan adam bayılıyor ve kollarındaki kasların boşalmasıyla birlikte, hızlıca soluma doğru yuvarlanıyorum ki savrulma rüzgârını hissettiğim Ümit’in kılıcı, benim üstünden inmemle aynı anda yerde yatan baygın adamın boynunu kopartıyor. 

Ümit’in, ilkinin hemen arkasından ikinci bir hamle yapması ihtimaline karşılık, yerde yuvarlanarak kılıç menzilinden çıkmaya çalışırken birine çarparak duruyorum. Çarptığım kişinin Ümit’in adamlarından biri olup, benim de hazırlıksız yakalanmış olmamdan endişe ederek hızlıca kim olduğuna baktığımda, yerdeki Mustafa’nın, bacakları arasına boynunu sıkıştırdığı adamı bir yandan boğmaya çalışırken, bir yandan da “madem ben ölüyorum o zaman herkesi yanımda götürürüm” psikolojisine giren adamın patlatmaya çalıştığı el bombasını elinden almaya çalıştığını görüyorum. -İkinci adam?- 

Gözlerim, daha az önce Ali’nin dövüştüğü adamı vurmak için yerdeki silahı alırken gördüğüm iki adamdan Mustafa’nın bacakları arasında olmayanı ararken, üzerimize bir gölge düşüyor ve aradığım adamı, yerde yan yana yattığım Mustafa ile benim ayak ucu tarafımızdan, iki eliyle kavradığı bıçakla birlikte Mustafa’nın üzerine doğru atlarken buluyorum. –Artık çok geç.- 

Kuş adam, elindeki bıçakla birlikte sanki denize atlıyormuş gibi Mustafa’nın üzerine doğru uçuyor ve bıçağının hedefi ise Mustafa’nın göğsü. Ani bir refleks ile sol elimi bıçağa doğru sallıyorum ve bıçağın avuç içimden elime saplanmasıyla aynı anda hızı kesilen adamı, daha havadayken sağ elimle kazağından yakalayarak kendi üzerime doğru çektikten sonra adamla birlikte yerde tam bir tur yuvarlanıyorum. Adam, üzerimdeki yerini alarak sol elime saplanan bıçağı sağ eliyle hemen kafamın yanında yere bastırırken, ben de sağ elimle adamı boğazından yakalayarak kafasını yukarı doğru itiyorum. Elime sapladığı bıçağı yere bastırdığı için dönerek üzerimden atamadığım adamın gözlerine gözlerimi kilitleyerek sağ elimle onu boğmaya çalışırken, bir anda önce adamın ağzından yüzüme kan fışkırıyor ve hemen ardından da ağzının içinden çıkan kılıç tam suratıma saplanmak üzereyken hızlı bir vücut hamlesi ile gövdemin üst kısmını sağıma kaçıyorum. Üzerimdeki adamın, ensesinden girip ağzından çıkan samuray kılıcı yüzünden felç olmasıyla birlikte kas sistemi işi bırakıyor ve ben de artık sol elime sapladığı bıçağı tutmuyor olmasını değerlendirmeliyim. Halen sağ elimle boğazından sıkıca kavrayarak yukarıya doğru kaldırdığım adamın, önce karnına sol ayağımı dayayıp kendimi geriye doğru itiyorum. Sonrasında ise sırasıyla göğsünden sağ, omzundan ise sol ayağımla destek alarak yaptığım bisiklet hareketi ile kendimi, adamın altında geriye doğru itmeye devam ediyorum ki beton zeminin kana bulanmış olması ve Ümit’in ensesinden soktuğu kılıçla adamı sabitlemesi, kendimi yerde geriye doğru kaydırmama yardımcı oluyor. Üzerimdeki adamın altından çıktığım an geriye doğru takla atarak Ümit ve kılıcından uzaklaşıyorum ancak sol elime saplanan bıçak avuç içimi biraz daha yırtıyor. Geriye taklamdan sonra doğrularak ayağa kalktığımda, artık bir daha uçamayacak olan yerdeki adamın ensesinden kılıcını çeken Ümit, üzerime doğru gelmeye başlıyor ve ben gardımı alarak savunmaya geçtiğim an, geniş alanda bir ıslık yankılanıyor. –Ali.– 

Islığın geldiği tarafa yani arkasına döndüğü anda göğsünde Ali’nin uçan tekmesi patlayan Ümit’in geriye doğru yere düşmesini beklesem de Ümit, çevik bir hareketle arkaya doğru sıçrayarak yere düşmekten kurtuluyor ama arkası dönük ve kontrolsüz bir şekilde bana doğru savruluşunu durduramıyor. -İyi bir fırsat.- 

Ümit’in bu savruluşunu değerlendirmek için sol elime saplanan bıçağı hızlıca çıkarırken, çok da dikkat etmiyorum ve avuç içimin biraz daha yırtılmasının acısını öfkeye dönüştürerek, Ümit’in ensesini hedefleyip ileri doğru fırlıyorum. Sanki başının arkasında da gözü olan Ümit, aramızda yarım metre kala sağ koltuk altından geriye doğru kılıcını uzatarak savunmasız yeri olan sırtı için önlem alıyor ve hızlı bir hareketle kendimi Ümit’in soluna atarak, olduğum yerde bir tur dönüp ben Ümit’in yanından ileri, Ümit de benim yanımdan geriye doğru geçerken, elimdeki bıçağı boğazına hedeflesem de sol köprücük kemiğinin altından omzuna saplayıp çıkarıyorum. İkimiz de durduğumuzda, arkasından hızla gelen Mustafa, Ümit’in sol alt bacak baldırına sert bir tırpanlama tekmesi atarak yanından geçiyor ve ayakları yerden kesilen Ümit sırtüstü yere düşerken, Mustafa, Ali ile benim yanımdaki yerini alıyor. -Şimdi biz üçümüz, Ümit tek.- 

Yerdeyken öfkeyle haykıran Ümit, geriye doğru taklaya kalkarken yarıda kesip bacaklarını öne doğru sallayarak, vücuduyla dalgalanma hareketi yaptırıyor ve doğrulduğunda, üçümüze karşı tek kaldığını anladığı için son kozunu oynuyor. Kılıcının ucunu direkt bana doğru uzatarak, “Seninle, teke tek, erkek erkeğe bir dövüş istiyorum.” 

Ümit’in düello teklifine karşılık, Mustafa’nın, “Oldu amına koyayım. Başka?” cevabıyla, Ali’nin, “Sikerim lan senin erkekliğini!” çıkışması birbirine karışıyor ve bana cevap hakkı dahi vermeden ikisi aynı anda ileri doğru fırlıyorlar. –Hemen arkalarından da ben.– 

Ümit, kendisine ilk ulaşan Mustafa’ya doğru kılıcını sallasa da bunu bekleyen Mustafa’nın amacı ilk hamleyi kendine çekerek Ali’ye fırsat yaratmak olduğu için eğilerek kılıcın altından Ümit’in sağını dolaşıp arkasına geçiyor ve Mustafa’nın kendisine yarattığı fırsatı boş geçmeyen Ali, Ümit’in sol kaval kemiğine sağlam bir tekme atarak arkasına dolaşıyor. Ümit yere düşmese de dengesini kaybederek öne doğru sendelediğinde ise bu sefer de arkasındaki yerini alan Mustafa’dan beline yediği taban tekmesiyle karşımdan bana doğru savruluyor. Ümit bana doğru yaklaşırken ben de ona doğru sıçrayarak tam yere indiğim anda tüm gücümle göğsünün ortasına bir tekme atıyorum. Ümit, ilk başta geriye doğru kontrolsüzce havalansa da dengesini sağlıyor ancak bu kez arkasından Ümit’e doğru atlayan Ali onun bacaklarına sarılarak bir kamçı gibi yüzüstü yere çakıyor Ümit’i. -Zeminle en sert şekilde çarpışan yer ise kamçının ucu, yani Ümit’in suratı oluyor.– 

Ali, bacaklarına sarıldığı Ümit’i yerde sabit tutarken, arkalarından koşarak gelen Mustafa, uzun bir sıçrayış ile Ali’nin üzerinden tam anlamıyla uçarak geçtiği sırada dizlerini bükerek, en az üçe katlanan vücut ağırlığıyla birlikte Ümit’in sırtına iniyor. Ümit’in kırılan kaburgalarından gelen kemik sesleri ile acı haykırışı birbirine karışırken, doğal olarak az önceki uzun sıçrayışının hızını kesemeyen Mustafa, öne doğru takla atarken aynı zamanda ustaca bir hareketle, yerde yüzüstü yatan Ümit’in elindeki samuray kılıcını alarak tam yanımda taklasını tamamlayıp doğruluyor. 

Ümit’in bacakları üzerinden kalkan Ali, ileri doğru büyük bir adım attıktan sonra saçlarından kavradığı yarı baygın Ümit’i geriye doğru dizlerinin üzerine kaldırırken, Mustafa da elindeki samuray kılıcını bana uzatıyor. –Bakalım kılıcın ne kadar keskinmiş!..- 

İleri doğru birkaç büyük adım attıktan sonra kılıç menzilini yakalıyorum ve ciğerlerimde tek bir oksijen molekülü kalmayana kadar haykırırken, olduğum yerde tam bir tur dönerek, benim bel, Ümit’in ise kulak hizasından tüm gücümle savuruyorum kılıcı. Ne olacağını bildiğim için geriye doğru bir adım çekiliyorum ve Ümit, tahmin ettiğim gibi öne doğru yıkıldığında iki parçaya ayrılıyor. –Kulaklarından yukarısı ve kulaklarından aşağısı.- 

Ali, yerde yatan Ümit’in küçük parçasına bakarak, “Zaten o kadar akıl sana fazlaydı.” diye mırıldanırken, ben ise Mustafa’ya dönerek, “Mustafa, kapı!.. Kapıyı açıp bizimkileri içeriye al.” dedikten sonra silahlarımızı ve kıyafetlerimizi bıraktığımız yere doğru yürümeye başlıyor, yürürken de kulak için telsizimi tekrar yerine oturtup Nihat’a sesleniyorum.