AYLAK

“Selam Aylak, sabah yürüyüşüne mi çıktın sen bakayım? “

Genç kadın, ipin ucu sahibinin elinde olan siyah beyaz köpeğin başını okşadı. Köpeğin sahibi gülümsedi.

“Güneş doğmadan önce başladı havlamaya, e adı üstünde Aylak. “

Eğik belini doğrulttu Selin, rutinine geç kalmamalıydı.

“Hadi size iyi gezmeler, ben işe gecikmeyeyim.”

“Güle güle Selin,” dedi Turgut ve kıvırcık saçlarını omuzlarında zıplatarak yürüyen Selin’in arkasından birkaç saniye bakıp yürüyüşüne devam etti. Neredeyse beline yetişen boyuyla Aylak koştur koştur yürüyordu. Arkasından yetişmekte zorluk çekmeye başlayınca “Az yavaş ol oğlum, baba artık eskisi gibi genç değil,” dedi. Aylak adımlarını yavaşlatıp sahibinin yüzüne baktı. “Hav hav! “ diyerek yeniden yürümeye devam etti fakat adımları yavaşlamıştı. Turgut onun anlayışına gülümsedi. İnsanlardan daha anlayışlı olduğunu bir kez daha kanıtlamıştı. Kaldırım üstünde önde Aylak, arkada Turgut yürürken sıralı dükkanların önüne geldiler. Mahalle kahvesinin önünden geçerken kahvenin önünü süpüren Salih, “ Selam erkenci kuşlar, Aylak uyutmamış yine seni Turgut, “ dedi.

“Aylak işte Salih, güneşle yarışa gidiyor. “ Salih ve Turgut gülüşmeleriyle sabahın serinliğini ısıttılar.

Turgut ve Aylak yürümeye devam ettiler.

“Salih, vefakar dostum, Nazmiye gideli pek gülmez olmuştu. Bak bu sabah güldürdün onu oğlum. Kendinle gurur duymalısın.”

“Hav hav. “

“ İnsan iyileşiyor oğlum, biz de iyileşeceğiz bir gün ne dersin?

“Hav hav. “

“ Ama sende hep hav, hep hav, iki kelime kelam etsen ne var.”

“Hav hav. “

“Ohoo, senle işimiz var oğlum. Sibel’de bana öyle derdi, “Senle işimiz var Turgut,“ derdi de gülüp geçerdim. Hey gidi günler hey, ömür koşa koşa bitiyor. “

Onlar hep böyleydi Aylak ‘la; sabah yürüyüşe çıkar, ilk Selin ‘i görürdü. Rutindi bu asla değişmezdi. “Selin ‘de iyileşecek bir gün, biliyorum. “ derdi Turgut. Sigorta acentesinin yıllardır çalışanı olarak hayatını sürdüren Selin zamansız kaybettikleri olmasa neşeli, kıpır kıpır bir kızdı. Aylak ‘ı görüp gülümser, başını okşardı. Turgut gülümserdi. İyileşeceğine dair umudu artardı. Selim, kahvede ömrünü geçiren ebedi dostu. Nazmiye’sinden ayrı düşünce içine kapanmış, Turgut ‘a bile selam vermez olmuştu. Bugün selam vermişti ve Turgut umutlanmıştı. Selim de iyileşecekti.

Dükkanlar geride kalmıştı. Aylak yürüyor, zıplıyor, her zamanki mekana yetişmenin heyecanını sürüyordu. Turgut ‘un geride kaldığını hissettiğinde başını arkaya çevirip, “Hav hav! “ dedi. Siyah ve beyazın zıtlığını tüylerinde taşırken görünüşünün farkında olmadığı kesindi. İnsanların onu neden sevdiğini bile bilmezdi.

Esas mekana, amaçlanan istikametin yol ayrımına gelince durdu. Kulaklarını dikip arka ayaklarının üstüne oturdu. Turgut endişelenmişti. Aylak yol ayrımına gelecek ve koşa koşa sağa giden yola girmeyecekti; bu imkansız bir şeydi.

“Ne oldu oğlum? “ dedi Turgut Aylak ‘ın yarısı siyah, yarısı beyaz başına elini koyarken.

“Hav hav! “

Soldaki yoldaydı gözleri. Oraya bakıyor, sanki Turgut ‘un göremediği bir varlığı görüyordu. “Hadi Aylak gidelim, “ dedi boğazındaki tasmayı tutup çekiştirirken.

“Hav hav hav! “

Ayaklarını sabitlenmiş yürümemekte ısrar eden Aylak ‘ın gözleri, yoldan bir an bile ayrılmıyordu.

Turgut da bakışlarını aynı yöne sabitledi. Yüksek binalarla çevrili sokak henüz aydınlığı sınırlarına almamıştı. Alacakaranlık sokakta önce bir gölge belirdi. Yavaş yavaş yaklaşan siluet şekil aldığında Turgut Aylak ‘ın havlama sebebini anlamıştı. Gelen yeni birisiydi. Kadının kumral saçları, mavi salaş kazağı ve en çok dikkatini çeken vişne çürüğü süet ayakkabısıydı.

“Acaba o da iyileşemeyenlerden mi? “ diye düşünürken kadının ağlamaktan kızaran gözleri dikkatini çekti. Elindeki şemsiye gökteki güneşle tezatlık sergiliyordu. Kadın her adımında ona yaklaşırken gözlerini ondan alamıyordu. Minik bukleli saçları, yuvarlak yüz hattı, yürürken etrafına saldığı cazibe ona Sibel’i hatırlatmıştı. Gözlerinden yanaklarına birer damla yaş yuvarlanıp giderken kadın tam karşısındaydı.

“Siz neden ağladınız? “

Billur gibi sesi kulaklarından ruhuna akarken elini uzatıp kadının elinden tutuverdi. Zihni kadının bu sabahki anılarına kayıp gitmeden hemen önce Aylak ‘ın, Hav hav, “ dediğini duydu ve kadının anıları ruhuna doldu.

Pıt pıt… Pıt pıt… Pıt pıt…

Uyandı. Henüz ağarmayan gökyüzü, perdelerin de kapalı olmasıyla odayı iyice kasvete boğmuştu. Göz kapakları açılmamak için inat ederken başını yastığından kaldırdı. Tek eliyle yataktan destek alarak dışarıyı görmesini engelleyen beyaz perdelere baktı. Havanın kapalı olduğu perdeden bile belli oluyordu. Bilincinin açık olduğu her an zihnine süzülen düşünce yumağına yine esir olmuş, bakışları donuklaşmıştı. Pıt pıt… Pıt pıt… Duyduğu ses ayılmasını sağlarken, “Yağmur yağıyor,” diye düşündü. Evin giriş kapısının üstüne çekilmiş olan tenteden gelen pıtırtı, yağmur yağdığının işaretiydi.

“Odanın kasvetine şaşmamalı,” diye kendi kendine söylenerek yatağından çıktı. Pamuklu beyaz geceliğinin üstüne, yatarken çıkarıp şifonyerin üzerine attığı hırkasını alıp giydi. Eylül ayı yaşadığı kente göre burada daha serin geçiyordu. Taşınalı bir aya yaklaşmasına rağmen henüz istediği sonucu alamamıştı. Dağılmış kumral saçlarını sıkıca toplayıp bağladı. Perdeleri açmayı erteleyip odasını terk etti. Kutu gibi küçücük evin düzenine kolayca alışmıştı. Güney cephesinden girilen evin iki odası, bir mutfağı vardı. Tuvalet ve banyo aynı alanı paylaşıyordu. İnternet üzerinden bu evi bulduğunda, “İşte aradığım ev, “ demişti. Mayıs ayında kaybettiği eşinden sonra kızıyla yalnız kalmışlardı. Odanın birine kendisi yerleşmiş, diğerine Fulya’yı yerleştirmişti. On bir yaşını süren kızının kendine ait bir alanı olması gerektiğinin kanaatindeydi.

Amerikan mutfak tarzında dizayn edilmiş mutfağına köşeli oturma grubunu yerleştirmiş, bir köşeye plazma televizyon duvara montelenmişti. Mutfak bölümüyle oturma alanını ayıran noktaya dört kişilik yemek masası koymuştu. Eski evindeki çoğu eşyayı getirmemişti. Eski evini özlediği anlar olmuyor değildi ama oradan çıkmak zorunda kalmıştı. “Orada kalsaydım kızımı kaybederdim, “ diye kendini avuttuğu anlar ilk geldiği günlere nazaran azalmıştı. Ocağa oturttuğu cezveye süt doldururken, “Günaydın anne, “ diyen sesi duydu. Fulya’nın sesini her duyduğunda sevgiyle çırpınan kalbi yine çırpındı.

“Günaydın bebeğim, sana süt ısıtıyorum okula gitmeden önce içmelisin.” Isınan sütü bardağa boşalttı. Sütün sıcaklığını kontrol ettiği sırada sıcak bardak elini yakmıştı. Hızla masaya bıraktı bardağı ve yanan avuç içini musluğun altına tuttu. Soğuk suyun rahatlatıcı etkisi acısını alıp götürürken, “Tost ya da sandviç ister misin bebeğim? “ dedi.

Sandalyeye oturan Fulya, süt dolu bardağı önüne çekti. “Hayır anne, canım yemek istemiyor.”

Musluğu kapatırken kaşları sıkıntıyla gerilmişti. Aylardan beri doğru düzgün yemek yemeyen Fulya için endişesi artmıştı.

“Bu şekilde devam edersen açlıktan öleceksin biliyorsun değil mi tatlım? “

Fulya ılıyan sütünden bir yudum aldı.

“Yeteri kadar yiyorum anne. Zaten hâlâ bu dünyadaysam senin sayende. Merak etme! Seni terk etmem. “ dedi ve kalan sütünü üç yudumda içti. Ellerini masaya koyup sandalyeden kalktı. Annesinin duygu karmaşasından kızarmış yüzüne manasız gözlerle bakarken, “Okula gitmeyeceğim, “ dedi ve panduflarını sürüyerek mutfaktan çıktı.

Fulya’nın gidişi ve söylediği sözler başarısızlığını bir kez daha yüzüne vurmuştu. Her gece ve gündüz düşündüğü tek şey buydu. Fulya’yı yaşama nasıl döndürecekti? Akmaya meyletmiş gözyaşlarını burun kemerini sıkarak durdurdu. Görmese de badem yeşili gözlerinin kızardığına bahse girerdi. Masadaki bardağı hırsla alıp musluğun altına tuttu. Hayatında en nefret ettiği şey tezgâhta bulaşık görmekti. Tek bardağı deterjanla ovalayıp duruladı ve kuruması için seleye bıraktı. Askıdaki rulo kağıt havludan koparıp ellerini kuruladı. İşi bittiğinde sırtını tezgâha yaslayıp boş koltuklara, uykusu gelince sehpanın üzerine açık bıraktığı kitaba, plazmanın karanlık ekranına ve az önce kızının çıktığı kapıya baktı. Şu ana dek ertelediği şeyi yapmasının zamanının geldiğini düşündü.

Kararlı ve hızlı adımlarla odasına yürüdü. Elbise dolabını açıp siyah keten pantolon seçti. Üzerine yarasa kollu, mavi renkli salaş kazağını aldı. Geceliğini üzerinden sıyırıp attı. Pantolonunu ve kazağını giyindi. Gözlerine hafif sürme çekip dudaklarına nemlendirici sürdü. Oldum olası aşırı makyajı sevmez, fondöten dedikleri o iğrenç olarak nitelediği şeyi yüzüne sürmezdi. Kürek kemiklerini kapatan kumral saçlarını salık bıraktı. Hazırlığı bitip odadan çıkacağı esnada, “Nereye gidiyorsun anne? “ diyen Fulya’nın sesiyle yerinden sıçradı.

“Biraz işim var, fazla geç kalmam tatlım,” dedi sesini düz, yüzünü duygusuz tutmaya çalışarak. Fulya’nın delip geçen bakışları ne işler çeviriyorsun der gibiydi. “Peki, “ demekle yetinen kızının yanağına öpücük bırakıp antreye yöneldi. Portmantodan hırkasını alıp giyindi. Ayağına vişne çürüğü süet ayakkabısını giydi. Son olarak çantasını da alıp kapıyı açtı. Hâlâ yağmaya devam eden yağmur, tenteden tıpır tıpır yere dökülüyordu. Kapıyı kapatmamış olmasına sevinerek portmantodan şemsiyesini aldı. Kapıyı çekip şemsiyeyi açtı ve sabah saatlerinin ıssızlığını süren sokağa doğru yürüdü.

Başlangıçta adımları hızlıydı lâkin aradığını bir türlü bulamayışı sık adımlarını seyreltmişti. Yol boyu dizilmiş dükkanlara bakıyor, her birinin ismini tek tek okuyordu. Manav, market, kuaför, tatlıcı, kahvehane, çorbacı, restorant… Sağlıkla ilgili hiçbir bina göremeyişini mi dert etsin, bu kasabada psikolog yoksa ne yapacağını mı düşünsün şaşırmıştı. Kendini bir anda karanlık bir sokakta bulduğunda sinirleri iyiden iyiye yıpranmıştı. Boğazından kaçan hıçkırık iç dünyasında bastırdığı isyanın su yüzüne çıkışıydı. Yağmurun durduğunu bile fark etmeden, şemsiye elinde, sokağın ucunu bulmaya çalışıyordu.

Uzaktan gelen köpek havlamasını duyduğunda korkusu yerini kurtuluş umuduna bıraktı. Karanlık fobisi onu esareti altına almadan hemen önce sokağın aydınlık çıkışını gördü. Adımlarını sıklaştırıp, koşmamak için mücadele vererek sokaktan çıktı. Karşısında duran otuzlu yaşlarını sürdüğünü tahmin ettiği adam ve yanında oturan köpeğine dikkatle baktı. Adamın ıslak yanakları onun da ağladığının işaretiydi. Adamın karşısına geldiğinde, “ Siz neden ağladınız? “ diye sormaktan kendini alamadı.

Adam cevap vermek yerine elini tutunca başı döner gibi oldu. Birkaç saniyeyi geçmeyen baş dönmesi geçtiğinde elini sıkan adamın, “Merhaba, ben Turgut. Buraya yeni geldiniz sanırım,” dediğini duydu. Anlık sarsıntıyı atlatıp,” Merhaba, ben de Sultan, “ demesi bir dakika kadar sürmüştü.

“Nereye gidiyorsunuz? Bir sıkıntınız var gibi. “

Sultan, gözlerine baktığı Turgut ‘un gözbebeklerindeki harelerin etkisine girmişti. O hareler bütün derdini, sıkıntısını çözecekmiş gibiydi. Gülümsedi, “Psikolog arıyordum ama neredeyse bütün kasabayı dolaşmama rağmen bulamadım. “

Onun gülümsemesine Turgut da gülümseyerek karşılık verdi. Turgut o an anlamıştı. Sultan da kabullenmeyenler grubuna dahildi.

“Kasabada sağlıkla ilgili hiçbir kuruluş yok, bulamamanız normal Sultan Hanım.”

Sultan şaşkınlıkla gözlerini açtı. Ela renkli irisleri güneşte parlamıştı. “Siz, yani kasabalılar hasta olunca nereye gidiyorsunuz? “

Turgut elini şakaklarından beyazlamaya başlayan kızıl saçlarında gezdirdi. Bunu nasıl açıklayabilirdi ki henüz kabullenmemiş birine?

“Eee şey, aslında biz kasabalıların doktora ihtiyacı olmaz, “ diyerek anlatabilmeyi umut etti. Sultan ‘ın saçlarıyla aynı renk kumral kaşları çatıldı. “Bakın işte benim ihtiyacım var! “ Keskin sözcükleri ağzından çıkar çıkmaz ruhunu bir pişmanlık istila etti. “Aslında sizin de ihtiyacınız yok, “ deyip yüzünde gülümsemesi silinmeyen Turgut aklını karıştırdı. Anlamaya çalıştığı bakışlarından belli oluyordu. “Kızınızın da ihtiyacı yok Sultan Hanım, boşuna eziyet etmeyin ona, “ diye devam ettiğinde ise Sultan kalbine yumruk yemiş gibi sarsıldı.

“Siz kızımı nereden biliyorsunuz, siz kimsiniz? “

Sıradan bir insanın, yolda görüp tanıştığı birinin Fulya’yı tanıması ne kadar mümkün ya da mantıklıydı?

“Ellerinizden okudum. “

Turgut bir an bile yüzündeki gülümsemesini dudaklarından düşürmedi. Sultan ‘ı ikna etmek zorundaydı. Onun iyileşmesine sebep olmalıydı. Aylak ona bu yüzden verilmişti. “Siz delisiniz. “ Hiç tanımadığı birisi hakkında hükmünü vermişti böylece. Evet, deli olmalıydı gözlerinde umudun harelerini taşıyan adam. Saf insanlara Allah görü gücü verir diyen mantığı kalbinin hızla çarpmasıyla tezata düşüyordu.

“Hav hav.”

Aylak Turgut ‘un imdadına yetişir gibi havladı ve yol istikametlerine doğru koşmaya başladı. Arkasından gitmek zorunda olan Turgut da koşmaya başlarken, “Sultan Hanım arkamdan gelin size anlatacağım, “ demeyi başarmıştı.

Sultan, sağdaki sokağa koşarak giren ikilinin arkasından birkaç saniye bakıp başını, “Ne yapıyorum ben? “ dercesine sağa sola salladı ve arkalarından koştu. “Hey, beni bekleyin! “ diye bağırsa da cevap veren yoktu. Bir görünüp bir kaybolan Turgut ‘u kaybetmemeye çalışarak dar sokakta koşmaya devam etti. Tek katlı evler, arnavut kaldırım döşeli yol, az önce parlayan güneşe inat grileşen hava ve taşlarda yankılanan Sultan ‘ın ayak sesleri. Asırlardır koşuyormuş gibi hissetmesine rağmen yorgunluk hissetmemesi, normalde yüz metre koşsa nefes nefese kalan birisi için normal değildi. Sultan bunun ayırdına vardığında sokağın ucunda dikilen Turgut ‘u gördü ve düşünce bulutları kafasından dağıldı. Koşmayı bırakıp ona doğru yürüdü. Turgut ‘un sırtı dönüktü. Ona kol mesafesi kadar yaklaşınca, “Turgut Bey,” dedi.

“Ölüm bir son mudur yoksa başlangıç mı? “

Sesi derin kuyulardan, engin denizlerden geliyormuş gibi buğulanmıştı. Sultan kalbinin sızladığını hissetti.

“Ne demek bu? “ diyebildi gözyaşları pınarlarında yol bulup akarken.

“Buraya gelin, “ dedi Turgut, elini kaldırıp parmaklarını büküp açarak.

Sultan korkuyla ona doğru yürüdü, boğazında bir şeyler düğümlenmişti. Az sonra göreceği şeyi görmek istediğinden emin değildi. Adımları korkusuna meydan okuyup adama ulaştığında göz alabildiğine uzanan deniz, hırçın dalgalarını kıyıya vuruyordu. Maviliğini kaybetmiş, griye bulanmıştı deniz. Öfkeliydi dalgaları. Hoyratça dövdüğü kayalıklar çığlıklar atıyordu. Kayalığın üzerinde duran neye benzediklerini çıkaramadığı beyaz öbek, peyderpey gökyüzüne yükseliyordu.

Hıçkırdı, tuzlu damlalar dudaklarıyla buluştu ama tuz tadını alamadı.

“Kabullenmek gerekiyor bazen, acıyı kabullenmek, onu içeri davet etmek. Azap nedir bilir misiniz Sultan Hanım? Kabullendiğin halde acıyı davet edememektir. Onlar gibi gidememektir, “ dedi işaret parmağını kayalıkların üzerindeki topluluğa uzatarak.

“Ben kabullenmek istemiyorum anlamıyor musunuz? Benim hayallerim, umutlarım, büyütmem gereken bir kızım vardı. Şimdi kabullenir ve dediğiniz gibi acıyı davet edersem Fulya ne olacak? Ona ne olacak söyleyin bana. “

Turgut parmağını indirdi. Gözleri Sultan ‘ın gözlerinde misafir olmuştu. Gülümsedi, “Fulya kabullendi Sultan, bak! “ dedi parmağını kayalıklara tırmanan beyaz gölgeye doğrultarak. Kayalıklara canla başla tırmanan, beyazlara bürünmüş kızına doğru koşmak için hamle yaptı. Kolundan tutulup çekilince öfkeyle muhatabına baktı.

“Bırak beni, kızıma gideceğim! “ Turgut tuttuğu kolu bıraktı, dudakları sımsıkı kapanmıştı. Aylak yanında sessizce oturuyordu. Sultan kayalıklara döndü ve bir adım dahi atamadan, “Anne, “ diyen Fulya’nın sesini duydu.

“Kızım,” diyerek kollarını açtı. “Gelme anne. “ Durdu, çaresizlik ruhunu talan ediyordu.

“Ben artık gitmek istiyorum anne, lütfen sende kabullen bunu.”

Hıçkırdı, Fulya kayalıklara doğru süzülüp giderken kumların üstüne diz çöktü. Yıkılmıştı. Omzuna dokunan elin varlığı ve gökyüzüne yükselip kaybolan kızının varlığı savaşa girmişti. Ya kabullenip Fulya’nın arkasından gidecekti ya da omzunu tutan ele sıkı sıkı tutunacaktı.

“Sevgim kabullenmemi, mantığım reddetmeyi seçiyor.”

Fısıltı halinde çıkan sözcükleri Turgut ‘u şaşırtmamıştı. Herkes bu ikileme düşerdi.

“Zamana bırak Sultan, kalbin kabullenmeli duyguların değil. “

Sultan ayağa kalktı. Az önce orada olduğunu fark etmediği banka varıp oturdu. Deniz kıyıyı dövüyordu. Turgut, onu orada yalnız bırakmaya karar verip, “ Hadi eve dönelim oğlum, “ dedi Aylak ‘a.

“Hav hav.”

Aylak az önce çıktıkları sokağa doğru hareketlendi.

“O da kabullenecek bir gün ve diğer aleme geçiş hakkını kazanacak. Biz yine isyanlarda, biz yine arafta, ne dersin oğlum? Bir gün biz de acıyı davet edip gökyüzüne karışırız belki. Belki Sibel de gelir o vakte kadar. “

Hav hav hav. “

“Sen de hep hav, hep hav, iki kelime kelam etsen ne var. “