Bertrand Russell – Teizm Eleştirisi

Russell din hakkındaki görüşlerini şu sözüyle oldukça açık bir şekilde özetliyor:

“Din üstündeki görüşüm Lucretius’a benzer. Dine, korkudan doğan bir hastalık, insanlık için sonsuz bir sefalet kaynağı olarak bakıyorum.” (Neden Hristiyan değilim kitabı s. 24. 1927)
Kitaplarından küçük anekdotlarla beraber görüşünü anlatmaya ve meşhur teizm argümanlarına verdiği cevapları kısaca açıklamaya çalışacağım.

Russell’a göre, çoğu dini inanç sadece entelektüel ve ahlaki açıdan zararlı olmakla kalmaz, aynı zamanda özgürlüğe aykırı bir durum olarak nitelendirilebilir. Aynı kitapta şöyle der:
“Bütün Tanrı kavramaları eski Doğu despotizmlerinden türemedir. Özgür insanlara yakışmayacak bir kavramdır.” (Neden Hristiyan değilim kitabı s. 23 1927).
Russell’ın din hakkındaki tartışmaları büyük ölçüde dört kategoriye ayrılır: Tanrının varlığını destekleyen argümanlara yönelik eleştirileri, dinin tarihsel olarak bilginin ilerlemesini engellemeye hizmet ettiğine dair gözlemi, dinin, iyiden çok zararlı olan ahlak teorilerini düzenli olarak geliştirdiği yönündeki gözlemi ve sadece bir inanç olarak değil, bir duygu modu olarak din analizi.

Belki de en önemlisi, Russell, insanlara din hakkında ciddi tartışmaların ayrıntılı bir Latince ve kilise tarihi bilgisi gerektirdiğinin söylendiği bir zamanda düşüncelerini sade bir dille yazarak, dinin gizemini çözmenin kapısını açtı. Sonuç iki yönlü oldu: Birincisi, birçok insan dini, kendi inançlarını ve görüşlerini geliştirme hakkına sahip oldukları bir konu olarak görmeye başladı, yani inançlarını gözden geçirmelerinin gerekli olduğunu anladı; ikincisi, dini otoriteden gelen argümanlar birdenbire, yüzyıllardır olduğundan daha az zorlu ve daha az etkili hale geldi. Bu bağlamda, Russell’ın yirminci yüzyıl laiklik çağına öncülük etmek için Luther’in on altıncı yüzyılın Protestanlık çağını başlattığı kadar çok şey yaptığını söylersek haksızlık yapmış olmayız.

Ayrıca Russell 1950 yılında yapılan, “İnsani idealler ve düşünce özgürlüğünü savunduğu çeşitli ve önemli yazıları” nedeniyle Nobel ödülü kazandı. Üstelik Russell, ödülü içinde Teizm karşıtı argümanların da bulunduğu “Evlilik ve Ahlak” kitabı için aldı.

Russell geçmişe yönelik Tanrının varlığı lehine geleneksel argümanları inceleyip analiz etmişti. Bu analizler ve cevaplar felsefi yazılarında ve kitaplarında rahatlıkla görünür. Örneğin Leibniz üzerine 1900 yılında yazdığı “Leibniz Felsefesinin Eleştirel Bir Açıklaması” kitabında, Leibniz’in bu tür teizm ile alakalı argümanları ele alış biçimini değerlendirip cevapladı ve Leibniz’i tutarsız olmakla suçladı. Leibniz’in argümanlarını küçüksemekle kalmadı, tüm argümanları tabiri caizse yerden yere vurdu.

Daha popüler yazılarında da, din hakkındaki görüşlerini defalarca vurguladı. İşte onlardan bazıları;
“Bir düşünüşün herkesçe benimsenmesi, onun saçma olmadığını göstermez; nitekim insanlığın çoğunun budalalığı göz önünde tutulursa, yaygın bir inancın, akla yatkın bir inançtan daha saçma olacağı bellidir.” (Evlilik ve Ahlak kitabı s. 44. 1929)

“Ben, bilinen tüm dinler için bir muhalifim ve her türlü dini inancın yok olacağını umuyorum” (Özgür Düşünce ve Resmi Propaganda kitabı, 1922)

“Dinlerin gerçek olmadıkları kadar zarar verdiğine de kesin olarak ikna oldum.” (Neden Hristiyan değilim kitabı, Önsöz, 1927)
Eminim buraya kadar okuyanlara Russell’ın din hakkında bu tarz sözler sarf ediyor olması saldırgan gelmiştir fakat ona bir şans vermenizi ve bu düşüncesinin altında yatan sebepleri öğrenmenizi öneririm. Çünkü her yerde dolaşan teizm argümanlarını işitiyoruz fakat onlara cevap verildiği zaman kulaklarımızı tıkayıp tekrar ve tekrar argümanları sanki cevaplanmamış gibi söylemeye devam ediyoruz.

Russell’ın geleneksel olarak Tanrının varlığı lehine sunulan ve hepimizin de sık sık duyduğu argümanlara verdiği cevaplarına ve onun da sunduğu argümanlara geçmeden önce tüm başlıkları yazalım.

  1. İlk Neden Argümanı,
  2. Kötülük Problemi,
  3. Ontolojik Argüman,
  4. Teleolojik Argüman,
  5. Doğal Hukuk Argümanı,
  6. Ahlak Argümanı,
  7. Adaletsizliğin İyileştirilmesi Argümanı

Bütün bu tartışmalara geçmeden önce, Russell’ın çaydanlık benzetmesinde özenle özetlenen bir fikir olan, inancın mevcut kanıtlarla orantılı olması gerektiğine dair sözlerini yazmadan edemeyeceğim.
“Eğer ben Dünya ve Mars arasında eliptik bir yörüngede Güneş’in etrafında dönen porselen bir çaydanlık olduğunu öne sürseydim ve bu çaydanlığın en güçlü teleskoplarımızla bile tespit edilemeyecek kadar küçük olduğunu ekleyecek kadar da dikkatli olsaydım, kimse bu görüşümün tersini kanıtlayamazdı. Ama devam edip de bu savımın yanlışlanamaz nitelikte oluşundan dolayı insan aklının ondan kuşku duymasının kabul edilemez bir küstahlık olacağını söyleseydim, herkes haklı olarak saçmaladığımı düşünürdü. Ancak, eğer böyle bir çaydanlığın varlığı eski kitaplarca onaylansaydı, her pazar günü kilisede kutsal gerçeklik olarak öğretilseydi ve okullarda çocukların beynine kazınsaydı, onun varlığından kuşku duymak bir gariplik belirtisi olarak görülür ve o kuşkuyu duyan kişi, yakın çağda bir ruh doktoruyla, daha önceki çağlardaysa bir Engizisyon yargıcıyla görüştürülürdü.”
Argümanlara geçmeden önce geçtiğimiz yıllarda yayımlanmış olan “Bir Şeytan’ın Papazı” isimli kitabında, Richard Dawkins çaydanlık fikrini biraz daha ileri götürür:
“Organize dinlerin, açık düşmanlığımızı hak etmesinin nedeni şudur ki, Russell’ın çaydanlığına olan bir inancın aksine, din güçlüdür, etkilidir, vergiden muaftır ve kendini korumaktan aciz küçük çocuklara sistematik biçimde aşılanır. Çocuklar gelişim yıllarını çaydanlıklar hakkında manyakça kitaplar ezberleyerek harcamaya zorlanmazlar. Devletin okulları, ana babaları yanlış biçimdeki çaydanlıklara inanmayı tercih eden çocukları okul sisteminin dışında tutmaz. Çaydanlığa inananlar, çaydanlığa inanmayanları ya da çaydanlık kafirlerini veya çaydanlık sapkınlarını hatta çaydanlığı inkar edenleri ölümüne taşlamaz. Anneler çocuklarını, bir değil de üç çaydanlığa inanan çaydanlık-gavuru eşlerle evlenmemeleri için uyarmaz. Önce sütü koyanlar, önce çayı koyanların dizlerini parçalamaz.”
Buraya kadar her şey tamamsa Argümanlara geçebiliriz.

1. İlk Neden Argümanı (Kozmolojik Argüman): Argüman her şeyin bir nedeni olduğu için, bir ilk neden olması gerektiğini ve Tanrı adını bu ilk nedene vermemiz gerektiğini söyleyen argümanıdır. Bu argümana yanıt olarak Russell, apaçık bir noktaya dikkat çeker:
Her şeyin bir nedeni olması gerekiyorsa, o zaman Tanrının da bir nedeni olmalıdır. Her şeyin bir yaratıcısı olması gerekiyorsa, Tanrının bir yaratıcısı olmalıdır. Alternatif olarak, eğer Tanrı bir sebep olmadan var olabilirse, dünya veya evren de bir sebep olmadan var olma olasılığına sahiptir. Aslında bu üretilen ve sonra dünyaya müdahale eden sebepsiz, varsayımsal, doğaüstü bir yaratıcının varlığından bile daha muhtemeldir. (Neden Hristiyan değilim, s. 8. 1927)
Russell burada Tanrı fikrinin Evrenin kendisinden daha komplike olmak zorunda olduğunu çıkarımını yaparak, Tanrı kavramı yaratılmıyorsa ondan daha basit olan Evren de yaratılmadan var olabilir diyor. Açıkçası ben de bu argümanı şuna benzetiyorum; “Taş kendi kendine oluşmuş olamaz ama Dağ kendi kendine oluşabilir.” Dağ gibi daha nitelikli ve büyük bir şeyin kendi kendine olduğunu söyleyebiliyorsak bunu Taş için de söyleyebilmeliyiz.

Tanrının aksine, dünyanın her yerinin bir nedeni olduğu için, dünyanın kendisinin bir nedeni olması gerektiğini söyleyenlere Russell, Her erkeğin bir annesi olduğu için, insan ırkının bir anneye sahip olması gerektiği anlamına gelmediğini belirtiyor. (Neden Hristiyan değilim, s. 179. 1927).
Nedensellik dünyanın her olumsal aşamasını bir sonrakine bağlasa da bu bir bütün olarak evrenin “evren dışı” bir yaratıcısı olduğunu göstermez. (Leibniz Felsefesinin Eleştirel Bir Açıklaması Kitabı, 1900).
Böyle bir yaratıcı olmadan, “Neden herhangi bir durumun var olabileceği” sorusu yöneltenlere Russell şöyle cevap veriyor:
“Geleneksel olan Tanrı görüşünün nedensiz var olması onu zorunlu hale getirir. Eğer zorunluysa Tanrı’nın elinde olmayan bir sebep olduğu için bu onun tutarsız olduğuna işaret eder. Olası bir evren. Varoluşsal önermelerin olumsallığı, Tanrı’nın eylemde bulunduğu iddiasına dayandığından, Tanrı’nın eylemlerine eşlik eden zorunluluk nedeniyle hiçbir olası durum ortaya çıkmamış olabilir.”(Leibniz Felsefesinin Eleştirel Bir Açıklaması Kitabı, 1900).
Burada da temel olarak demek istediği insanların tanımladığı tanrıların var olma zorunluluğu olmasının mantıksız olması. Ayrıca Tanrı’nın eyleme geçtiği ve bu eylemin bir seçenek olarak mı yoksa zorundalık olarak mı ortaya çıktığının bilinmemesinden kaynaklanan sorunları dile getiriyor.

Dolayısıyla, ya dünyanın kendisinin doğaüstü bir nedeni yoktur ya da doğaüstü nedenin kendisi olumsal olarak hareket edecek ve var olacaktır ve bu bizi seçim yapmayan olasılığa götürür, bu yüzden bir yaratıcı gerekmemektedir.

2. Kötülük Problemi: Kozmolojik argümana cevap vermesinin ardından Russell bu konuyu ilgilendiren Kötülük Problemini öne sürüyor. Russell’ın belirttiği gibi, olası bir dünyanın yaratılması, Tanrının kötülüğün varlığıyla ilgili sorumluluğunu asla ortadan kaldıramaz:
“Bize söylendiğine göre dünya hem iyi hem de her şeye gücü yeten bir Tanrı tarafından yaratılmıştır. Dünyayı yaratmadan önce içereceği tüm acı ve sefaleti önceden görmüştü; Bu nedenle hepsinden sorumludur. Dünyadaki acının günahtan kaynaklandığını iddia etmenin faydası yok. İlk olarak, bu doğru değil; nehirlerin bankalarından taşmasına veya volkanların püskürmesine neden olan günah değildir. Ama doğru olsa bile, hiç fark etmezdi. Çocuğun cinayet manyağı olacağını bilen bir çocuğu doğuracak olsaydım, onun suçlarından ben sorumlu olurdum. Tanrı, hangi insanın suçlu olacağını önceden bildiğine göre, insanı yaratmaya karar verdiğinde bu günahların tüm sonuçlarından açıkça sorumlu hale geldi. (Neden Hristiyan değilim, s. 28. 1927)
3. Ontolojik Argüman: Anlaması da anlatması da aynı şekilde cevaplaması da en zor argümandır, fakat basitleştirmem gerekirse “Eğer Tanrı fikrini düşünebiliyorsak Tanrı olmalıdır” fikriyle karşımıza çıkar. Fakat bu argümana ”Saf aklın eleştirisi” kitabında Kant büyük darbe vurmaktadır. Schopenhauer argümanı ciddiye bile almazken Russell’da büyük ölçüde Kant’ı desteklemiştir.
“Varoluş bir yüklem olsaydı, o zaman, diğer tüm yüklemler gibi, herhangi bir tözün doğasının bir parçası olurdu (ya da olmazdı). Ancak yaratıldıktan sonra, bu tür her madde yeni bir dayanak edinirdi. Dolayısıyla, olumsal ve sentetik bir yüklem olarak varoluşun özel konumu yere düşüyor. Tüm maddeler her zaman tüm yüklemlerini içeriyorsa, o zaman tüm maddeler her zaman yüklem varlığını içerir veya içermez ve Tanrı bu yüklem üzerinde diğer tüm maddeler kadar güçsüz olmalıdır. Yüklem varlığını eklemek metafiziksel olarak imkânsız olmalıdır. Dolayısıyla, ya yaratım kendisiyle çelişkilidir ya da varoluş bir yüklem değilse ontolojik argüman sağlam değildir” (Leibniz Felsefesinin Eleştirel Bir Açıklaması Kitabı, 1900).
Cevabı anlamadıysanız moralinizi bozmayın çünkü ben de ilk okuduğumda pek bir şey anlamamıştım, fakat Kant’ın yaptığı eleştirilerle beraber okuduktan sonra kafamda taşlar yerine oturmuştu. Argümanın cevabını basitleştirmem gerekirse bir şeyi insanın hayal ediyor olması onu gerçek yapmaz, bu argüman bilinç kavramı üzerine araştırmalar geliştikçe daha da zayıflamış oldu çünkü hayal edebildiğimiz her şeyin evrende mümkün olamayacağını biliyoruz. Bir şeyi hayal ediyor olmamız ve zihnimizde olması onu gerçek yapmaz. Tıpkı sekiz ayaklı uçan bir inek düşlediğimde bunun zihnimizin ürünü olabileceği gibi insanların yarattığı tanrı modellerinin de Tanrı’nın olmasından değil insan zihninin karmaşasından ortaya çıkabiliyor olması gibi.

4. Teleolojik Argümana(Tasarım Argümanı): Kısaca bulduğumuz karmaşıklığın ve hayatın bir yaratıcının olması gerektiğini söyleyen argüman.
“Canlıların neden çevrelerine adapte olduklarını Darwin zamanından beri çok daha iyi anlıyoruz. Çevrelerinin kendilerine uygun hale getirilmesi değil, ona uygun hale gelmeleri ve uyum sağlamanın temeli budur. Bununla ilgili tasarım kanıtı yok ”(Neden Hristiyan değilim. 1927).
Russell ayrıca okuyucularına, David Hume’un öne sürdüğü Darwin öncesi gözlemi de hatırlatıyor:
“İnsanların, içinde bulunan her şeyle, tüm kusurlarıyla birlikte bu dünyanın olduğuna inanması çok şaşırtıcı bir şey. Her şeye gücü yeten, her şeyi bilen bir yaratıcının milyonlarca yıl içinde yaratabileceği en iyi durum gerçekten bu mu?” (Neden Hristiyan değilim. 1927).
Bu argümanın evrim gibi tonla kanıtı olan bir kavrama rağmen hala ayakta duruyor olması gerçekten ilginç karşılanıyor. Ki Darwin çıkmadan önce Hume güzel bir noktaya parmak basmış. Bu arada bu tür argümanlara tarih boyunca birçok filozof tarafından cevaplar verilmiş ve yeni argümanlar sunulmuş, ben özellikle tarihimize yakın bir filozof olan Russell’ın bu konularla alakalı düşüncelerini paylaşmayı amaçladım, bu argümanlara verilen cevaplar sizi tatmin etmiyorsa (ki küçük bölümler aldığım için eksiklikleri elbet var) Sean M. Carroll ismini araştırıp günümüzde bu tarz argümanlara verdiği cevapları okuyabilirsiniz.

5. Doğal Hukuk Argümanı: Russell, doğa kanunlarının varlığının bir kanun koyucunun olması gerektiğini gösterdiği argümanına verdiği cevapta argümanın sadece doğa ve insan kanunları arasındaki karışıklıktan kaynaklandığına işaret eder;
“Doğa yasasından da sık sık görülen bir muhakeme çıkmaktadır. Bu muhakeme, bütün on sekizinci yüzyıl süresince, özellikle de Sır Isaac Newton’un etkisi altında, gözde bir düşünüş yoluydu. İnsanlar, gezegenlerin güneşin çevresinde çekim kanununa göre döndüğünü gözlemişlerdi, Tanrı bu şekilde dönmelerini buyurduğundan, bu gezegenler böyle dönmek zorundaydılar. Bu, onları, çekim kanunun açıklanmasından kurtaracak olan uygun ve basit bir açıklamaydı. Günümüzde, çekim kanununu, Einstein’ın getirmiş olduğu, oldukça karmaşık bir şekilde açıklıyoruz. Sizlere, Einstein’ın çekim kanunu üstünde ders verecek değilim, çünkü o da epey uzun zaman alır. Bilinmesi gereken şu var ki, günümüzde artık Newton’un sistemindeki doğa yasası geçerli değil, Newton’un sisteminde, kimsenin anlayamayacağı bir nedenden dolayı, doğanın bir örnek bir hareketi vardır. Doğa yasası sandığımız birçok şeyin, bugün, aslında insanın alışkanlıkları olduğunu görüyoruz. Yıldızlar uzayının en uzak derinliklerinde bile ölçülerin aynı olduğunu biliyorsunuz. Bu elbette ki ilginç bir olgu, ama doğa yasası diyemezsiniz buna. Doğa yasası lafı diye bakılan birçok şey de bu cinsten. Öte yandan, atomların nasıl hareket ettiğini görecek olursanız, insanların sandığından farklı olarak bu atomların doğa yasasına boyun eğmediğinin farkına varırsınız, vardığımız kanunlar istatistik birtakım ortalamalardır ki, rastlantısal olabilirler. Hepimiz biliriz, zar attığınızda düşeş gelmesi için otuz altı atışta bir olasılık vardır, buna herhangi bir niyetle atılmasının kanıtı olarak bakmıyoruz; tersine, her atışımızda düşeş gelecek olsaydı, o zaman bunun ardında bir niyet olduğuna inanırdık. Doğa yasalarının çoğu bu durumdadır. Rastlantı yasalarından çıkan istatistik ortalamalardır, bu da doğa yasası konusunu eskisinden çok daha anlamsız yapmaktadır. Yarın değişebilecek olan bilimin geçici durumu bir yana, doğa yasalarının bir kanun koyucusunu gerektirdiği düşüncesi, doğa ve insan yasaları arasındaki bir karışıklıktan doğmuştur. İnsan yasaları, size belli bir şekilde davranmanızı söyleyen, belli bir şekilde davranabileceğiniz veya davranamayacağınız, emirlerdir. Ama doğa yasaları nesnelerin aslında nasıl hareket ettiklerini anlatır, aslında ne yaptıklarının sırf bir gözlemi olduğu için de, onlara bu şekilde davranmasını söyleyen bir kimse olması gerektiğini ileri süremezsiniz, çünkü böyle bile olsa o zaman şu soru çıkar karşınıza; “Tanrı niçin x yasasını çıkardı da y yasasını çıkarmadı?” Tanrı’nın bunu sırf kendi canı öyle istediğinden yapmış olduğunu, herhangi bir nedene dayanmadığını söyleyecek olursanız, o zaman yasaya tâbi olmayan bir şeyin var olduğunu düşüneceksiniz, böylece doğa yasası silsileniz bozulmuş olacaktır. Koyu dindarların dediği gibi, Tanrının x yasayı koyup, y yasası koymamasında bir hikmet vardır derseniz doğal olarak en iyi evreni yaratmak olduğunu düşünürseniz yine hata yapmış olursunuz çünkü Tanrı’nın koyduğu yasalarda bir neden olsaydı, o zaman Tanrı’nın kendi de yasaya bağımlı olması gerekirdi, denebilir. Bu bakımdan, Tanrıyı araya sokarak herhangi bir fayda elde etmiş olmuyorsunuz.” (Neden Hristiyan değilim s. 10. 1927)
Kısaca insan yasaları, takip etmeyi veya görmezden gelmeyi seçtiğimiz emirlerdir. Buna karşılık, doğa kanunları, şeylerin gerçekte nasıl olduklarının basit tanımlarıdır. Bu nedenle, Tasarım Argümanı sağlam olmadığı sürece bir kanun koyucu varsaymaya gerek yoktur. Alternatif olarak, bu yasaları ortaya çıkaran bir yasa koyucu olması gerektiğini varsayarsak, bu yasa koyucunun neden başkalarını değil de bu yasaları yapmayı seçtiği sorusunu gündeme getirir. Eğer herhangi bir sebep olmaksızın onun bunu sadece kendi zevkiyle yaptığını söylerseniz o zaman hukuka tabi olmayan bir şey olduğunu görürsünüz ve bu nedenle doğal olarak hukuk treniniz kesintiye uğrar.

Eğer buna şöyle cevap verilirse; “Tanrı’nın yaptığı tüm yasalarda bu yasaları başkalarından ziyade seçmesi için bir nedeni vardı. Elbette, en iyi evreni yaratmak için.” Bu sefer de ortaya şöyle bir sorun çıkar. Tanrı’nın verdiği yasaların bir nedeni varsa, o zaman Tanrı’nın kendisi yasaya tabidir ve bu nedenle Tanrı’yı ​​bir aracı olarak tanıtmaktan bir avantaj elde edilemez. Her iki durumda da, doğaüstü bir kanun koyucu varsaymaya gerek yoktur. Ve bu nedenlerle Russell’a göre sonuç Tanrı’ya çıkmaz.

6. Ahlak Argümanı: Kısaca Tanrı var olmadıkça doğru ya da yanlış kavramlarının olamayacağı argümanı. Russell burada 2300 yıl önce Sokrates’in de benzer şeyler söylediği fikirle karşı çıkıyor;
“Şu anda iyi ile kötü arasında bir ayrım olup olmadığı konusunu tartışmıyorum, bu ayrı bir sorundur. Burada beni ilgilendiren şey; iyi ile kötü arasında bir ayrılık olduğundan eminseniz, durumunuzun nasıl olacağı. Bu ayrılık, Tanrının buyruğundan mı ileri gelmektedir, yoksa değil mi? Eğer Tanrının buyruğu yüzündense, o halde Tanrının kendi için iyi ile kötü arasında bir ayrım yoktur, bu bakımdan, Tanrı iyidir demenin bir anlamı kalmamaktadır. İlâhiyatçıların dediği gibi, Tanrı iyidir derseniz, o zaman iyi ile kötünün Tanrının buyruğuna bağlı olmayan bir anlamı olması gerekir, çünkü Tanrının buyrukları, Onun yapmış olmasına bağlı olmaksızın kötü değil, iyidir. Böyle söyleyecek olursanız, iyi ile kötünün sadece Tanrı tarafından yaratılmadığını, öz bakımından mantıken Tanrıdan önce olduğunu kabul etmeniz gerekecektir. Eğer isterseniz, bu dünyayı yaratan Tanrıya emir veren başka üstün bir tanrısal varlık olduğunu söyleyebileceğiniz gibi – sık sık bana mümkün gibi gelen bir şey olan – bazı gnostiklerin düşündüğü gibi, Tanrı’nın bakmadığı bir ara bu dünyayı Şeytan yaratmış diyen görüşe de katılabilirsiniz. (Neden Hristiyan değilim s. 13. 1927)
Bu konuda söylenecek pek çok şey var fakat Russell gayet iyi açıklamış.

7. Adaletsizliğin İyileştirilmesi Tartışması: En basit haliyle dünyada olan haksızlık ve adaletsizlikleri öne sürerek “Bunlar suçsuz mu kalacak” argümanıdır. Russell cevabını şu şekilde vermiştir;
“Dediklerine göre, dünyaya adalet getirilmesi için Tanrının varlığı şarttır. Evrenin bildiğimiz bu yanında büyük adaletsizlik vardır, çoğu zaman, iyi, acı çeker, kötü, güzel hayat sürer, bunların hangisinin daha kötü olduğunu söylemek kolay değildir, ama bir bütün olarak evrende adaletin kurulması gerekiyorsa, bu yeryüzündeki yaşama denge oluşturması için, gelecek bir hayatın varlığını kabul etmek gerektir. Bu yüzden bir Tanrı olması gerektiğini söylüyorlar, eninde sonunda adaletin kurulabilmesi için cennet ve cehennem de gerekmektedir bu durumda. Bu pek tuhaf bir muhakemedir. İşe bilimci gözüyle bakacak olursanız şöyle derdiniz: “Ne de olsa bütün bildiğim dünya, bu dünya. Evrenin geri kalan bölümünden bir şey bildiğim yok, ama insanlar olasılıklar üstünde düşünebildiği sürece, bu dünyanın güzel bir örnek olduğu, burada adaletsizlik varsa, başka yerde de varlığının pek olası olduğu söylenebilir. “Bir portakal sandığını açtınız varsayalım, üzerindeki bütün portakalların kötü olduğunu gördünüz, altındakiler iyi olmalı ki, denge oluştursun”, demezsiniz. “Herhalde hepsi de kötü” diyeceksinizdir, bilimci bir göz de evren için böyle düşünecektir. Şöyle diyecektir: “Burada, bu dünyada çok adaletsizlik var, bu böyle olduğuna göre, dünyada adalet yoktur, böylece bir tanrısal varlığın lehine değil, aleyhine ahlaksal bir kanıt çıkmış oluyor.” Sizlere anlatmakta olduğum bu zihin muhakemelerinin gerçekte insanları harekete geçirmediğini tabii biliyorum, insanları Tanrıya inanmaya götüren şey, hiç de bir zihin muhakemesi değildir. Çoğu insanın Tanrıya inanması küçük yaştan öyle yetiştirildikleri içindir, başlıca neden budur. Sonra en güçlü nedenlerden birinin de, güven duygusu olduğunu sanıyorum; size bakacak, koruyacak kuvvetli bir ağabeyinizin olmasını istersiniz. Bu insanların Tanrıya inanma isteklerini etkileyen en derin etkenlerden biridir. (Neden Hristiyan değilim s. 14. 1927)
Bu konuda Russell’a eklemek istediğim bir konu var. İnsanlar çoğunlukla bu tür inançlarla avutularak hak aramayı tercih etmeyip beddua etmeye başlıyorlar veya öbür dünyada cezasını çekeceğini düşünerek bu dünyada çekeceği cezasının üstüne gitmekte ısrarcı olmuyorlar. Elbette haksızlıklar yaşayacağız fakat bunların arkasının aranması ve bir umuda sarılmaması gerektiğini düşünüyorum, doğudaki insanlar karma ile kendini avuturlarken başka coğrafyalarda farklı avutma biçimleri mevcut. Eğer tek hayatımız buysa haksızlığa uğradığımız takdirde cevabımızı verebilmeliyiz.
Dini bilginin ilerlemesini engelleyip engellemediği ve zararlı ahlak teorileri getirip getirmediği sorusu üzerine Russell açık bir şekilde şöyle yazıyor: “Dine iki türlü karşı çıkılabilir – zihinsel veya ahlaksal bakımdan. Zihin bakımından herhangi bir dinin doğru olduğunu kabul etmek için bir neden yoktur, ahlaksal bakımdansa, dinsel kurallar insanların şimdikinden daha zalim olduğu bir zamandan gelmedir ve çağın ahlaksal bilincini etkileyen insafsızlıklarına devam etmektedir”(Neden Hristiyan değilim s. 29. 1927).
Russell’a göre çıkarılması gereken sonuç, dinsel inancın hem etik hem de bilimlerde bilginin ilerlemesine karşı bir kalkan görevi gördüğü yönünde:
“İki bilim insanı anlaşamayınca, silaha sarılmaz: karar vermek için başka delil arar, çünkü bilim insanları olarak yanılabileceklerini bilirler. Ama iki teolog anlaşamazsa, hiçbirinin başvurabileceği bir ölçü olmadığından, ancak birbirlerinden nefret ederler veya açıktan açığa ya da kapalı olarak kuvvete başvururlar.” (Neden Hristiyan değilim s. 201. 1927).
Russell’ın din üzerine yazılarının temelinde yatan şey, aynı zamanda, dinin sadece bir doktrin değil, aynı zamanda duyguların ifade edilmesi için bir araç olduğuna dair gözlemiydi. Bu, doğaüstünün varlığına karşı argümanların, entelektüeller arasında etkili olmasına rağmen, çoğu dini inancın arkasındaki ana itici gücün argümanlar olmadığını bunun yerine, dinin büyük ölçüde korku ve cehalet üzerine kurulu olduğunu yazar. Ona göre gizemli olana karşı korkumuz, doğal nedenler hakkındaki bilgisizliğimiz, ölüm korkumuz, ödül isteğimiz, arzularımız bizi tanrıya inandırır.
Sonuç, birçok durumda duyguların inancı harekete geçirmesidir: “Bu nedenle, iyi hayata bakışımın doğru olduğunu kanıtlayamam; Sadece görüşümü ifade edebilirim ve mümkün olduğunca çoğunun aynı fikirde olacağını umabilirim ”(Neden Hristiyan değilim 1927)
Russell, bireylerin yanı sıra toplumun da iyi yaşamın dürüst sorgulama ve kanıtların tartımıyla mı yoksa batıl inançlara aşinalık ve dinin rahatlığı tarafından mı yönlendirildiğini seçmesi gerektiğini söylüyor.

Russell, din ve tanrı konularıyla alakalı birçok kitap yazmış filozoflardan sadece bir tanesidir. Bugün onun bakış açısından teizm ve tanrı ile alakalı neler düşündüğünü kitaplarından alıntılar yaparak açıklamaya çalıştım. Bir konuyla alakalı sayfalarca yazı yazıyor olsa da benim kritik yerleri aldığımı söylemek isterim. Aslında alıntı yapabileceğim çok daha fazla yer vardı fakat daha fazla uzatmak istemedim. Alıntı yaptığım kitapları okursanız onu daha iyi anlamanızı sağlayacağından şüphem yok. Nitekim Teizm bakış açısını da Ateizm bakış açısını da irdeleyen tüm kitaplara ve düşünürlere bakmanızı öneririm. Bir şeye sorgulamadan inanmak veya sorgulamadan inanmamak insanların basitliğini gösterebilir. Bir şeye inanıyorsak veya inanmıyorsak sebeplerimiz, argümanlarımız ve sunulan argümanlara da cevaplarımız olmalı. Konu teizm, agnostisizm veya ateizmden ziyade sorgulamak, karşıt görüşleri okuyup öğrenmek. Bu arada Russell din felsefesi dışında çok daha iyi çalışmalara da imza atmıştır kitaplarını okumanızı ekseriyetle öneririm. Özellikle “Mutlu Olma Sanatı” çok güzeldir.

Bugün sadece Russell’dan bahsettim fakat bu konuyla alakalı okuyabileceğiniz onlarca kişi yüzlerce tez ve antitez var. Hayatınızın büyük bölümünü etkileyecek olan “Tanrı” kavramını irdeleyerek inanıp inanmamaya karar vermenizi dilerim. İnanan kişilerin kendince mantıklı sebepleri olmalarının yanında inanmayan kişilerin de kendi mantıklı çıkarımları olabileceğini unutmayın. Eğer bu konu üzerine araştırmaya devam edecekseniz şimdiden keyifli okumalar.

Son olarak Russell’ın bu konuyla alakalı bir videosunu da yazımın sonuna bırakacağım, yazı kadar detaylı olmasa da kendisini güzel izah ettiğini söyleyebilirim.