Bir kadın susunca

 

Hırçın dalgalarını sarp kayalara vuruverir deniz. Deniz engin, deniz haşmetli, deniz durgun… Bir adam oturur o kayanın başına, izler öylece. Gözlerinde dalgaların yerine simsiyah saçlar oynaşır. Düşünür, hatırlar. Bilir ki geçen gün ömürden, yılmaz yine de. Hep bekler. Belki der, belki bir gün… Döner demeye dili varmaz, içten içe bilir çünkü. Giden dönse de aynı giden değildir. Değişmek insan oğlunun fıtratında vardır. Sonra kalkar ayağa, dalgalara son bir bakış atar, eğreti bir gülüş sunar batmaya yüz tutmuş güneşe. Ellerini ceplerine koyup bir ıslık tutturur. Yürür, her attığı adım ömründen bir adımı daha eksiltir. Aldırış etmez, geçsin gün ona ne, bitsin ömür, ona ne.

Akşamın alacakaranlığında ulaşır ıssız evine. Yemek yok, çay yok, yıkanacak bir yığın çamaşır. Bıkkınca iç çeker. Of demeye dili varmaz. Oysa ne çok of derdi önceden. O varken, yaptığı yemeği beğenmez, aradığı gömleğini kirli sepetinde görünce bağırır çağırır, of derdi. “Of Neriman of! “

Gözleri doldu eski kendini hatırlayınca. Şimdi görüyordu ne büyük aptallık yaptığını. İnsan bu değil miydi zaten, kaybedene kadar anlamazdı neye sahip olduğunu. Kim gözleri görürken, benim ne güzel gözlerim var der ki? Kim yürüyebilirken ayaklarının, düşünebilirken aklının kıymetini bilir ki?

Yaşar da kaybetmeden kıymet bilmemiş, Neriman’ı hep azarlamıştı. Ah diyordu şimdilerde, ah keşke! Taşan yemek artıklarından simsiyah olmuş ocağa bir tencere su koydu. En iyisi makarna yapıp yemekti. Açlık hissi olmasa onu da yapmazdı ya. Su kaynayana değin renkli beyaz ayırmadan makineye çamaşır attı. Mutfağa geri dönüp birkaç tabak bardak yıkadı. Hepsini yıkamaya acayip üşeniyordu. İçinden ne var ne yok kırıp dökmek, yakıp yıkmak geliyordu fakat acısını dışarı gösterecek, Neriman’ı sevindirecek değildi.

Dağılsa, yıkılsa sevinirdi Neriman değil mi? Giderken attığı bakışlar yüreğine mühürlenmişti. Tiksinir gibi değil, nefret hiç değil, öyle bir bakmıştı ki Neriman, kendini hamamböceği gibi ufacık, işe yaramaz hissetmişti. Eskiden onun Neriman’a baktığı gibi bakmıştı. Ah dedi yine, ah keşke!

Suyun fokurdayışını duyunca bıraktı elindeki süngeri. Bir paket kıvırcık makarnanın yarısını tencereye döktü. Neriman makarnayı sebzeli yapardı. Domatesleri ince ince kıyardı. Yaşar yemezdi yoksa. Nasıl o kadar ince doğramayı beceriyordu diye düşündü Yaşar, elinde domates, her bir dilimin kaşığı dolduracak büyüklükte olduğunu fark edince.

Gitmişti Neriman, soramazdı ona. Makarnayı güç bela pişirip tabağına aldı, bir büyük bardak kola doldurdu yanına. Oturdu, ilk çatalı batırdı makarnaya ve korkarak ağzına götürdü. Damağına değen, hamura dönüşmüş, yağsız, tatsız tuzsuz şeyi yüzünü buruşturarak yuttu.

Aç kalmak seçeneği, önündeki yiyecekten daha kötü görününce dolaptan ketçabı alıp tabağına döktü. ‘İyi ki icat etmişler bunu, ‘diye söylenerek yemeğini yedi.

Bulaşıkları başka bir güne bırakıp oturma odasına geçti, televizyonun karşısına geçip koltuğa yayıldı. Kanallar arasında gezindi, izleyecek kayda değer bir şey olmayınca insanların kötü hayatlarını gösteren bir belgesel açtı. Çöp eve dönüşmüş evleri çekmişlerdi bu bölüm. Yüzünü kırıştırdı izlediği pisliklerden iğrenerek. Sonra mutfağın halini hatırladı. Eğer kendini toplayıp adam akıllı temizlik yapmazsa kendi evi de bu şekle gelecekti. Şimdiden mutfak dolabında tabak bardak kalmamış, hepsi tezgahın üstünde kirli duruyordu.

“Yakında kurt düşecek, “diye düşündü ama kalkıp bulaşıkları yıkamak için hamle yapmadı.

Televizyon açık, öylece uyuya kaldı koltukta. Yaklaşık bir aydır burada uyuyor, sabahı ediyordu. Sabah kalkınca kahvaltı hazırlamaya üşenir, hızlıca hazırlanır çıkardı. Neriman geç kalıp da kahvaltı hazırlayamasa bildiği bütün küfürleri sayardı eskiden, şimdi aç biilaç yolları arşınlıyordu.

Bu hâle nasıl düştüğünü sorgulardı bazen. Vicdanı cevabı tokat gibi yapıştırıverirdi yüzüne. Sen derdi, Neriman’ı hakir gördün, küçümsedin, eksik dedin, bak şimdi kim eksik. Ne oldun Yaşar, şimdi yaşasan ne, yaşamasan ne.

On beş yıl önce evlenmişti Neriman’la. Bir yaz tatilinde büyükbabasına gitmiş, orada görmüştü onu. Simsiyah saçları, ela gözleri zihnine mıh gibi saplanmış, onu alma isteği baş edilemez olmuştu. Dedesine söylemiş, olurunu alınca ana babası devreye girmiş, üç ay gibi kısa bir sürede evlenivermişti. Neriman, ela gözlü, beyaz tenli kadın. Öyle güzeldi ki ilk önce arkadaşlarından kıskandı, eve misafir kabul etmez oldu eski dostlarını. Sonra Neriman’ı sokağa salmaz oldu. Neriman ses etmez, yeterki kavga etmesin diye düşünür, onun suskunluğu Yaşar’ı daha çok çıldırtırdı.

Aylar yıllar çabucak geçip giderken evin içinde bir eksiklik hisseder oldu. Düşündü durdu bu sessizliğin nedenini. Biraz Neriman’a baksa, görseydi onun en derininde yatanı, anlardı, bilirdi belki ama heyhat! Yaşar bu eksikliği çocuğa bağladı. Evet, bir çocuğu olmalı, eve neşe ve mutluluk getirmeliydi. Belki o zaman Neriman’ın da gülmeyen yüzü güler, şen kahkahalar atardı. O, umutla baba olacağı günü bekleyedursun, Neriman bir akşam fısıldar gibi doktora gidelim dedi de Yaşar şöyle bir efelenip, “Sen git, benim bir kusurum yok, “deyip kestirip attı. Neriman yalnız başına hiçbir yere gitmeyeceğini söyleyince doktor meselesi oracıkta kapandı.

Yaşar o günden sonra daha çok hırçınlaştı, bağırıp çağırmadığı gün olmaz oldu. Neriman, ilk evlendikleri zamanlarda gülen, şen şakrak olan kadın gittikçe içine kapandı, ağzını açıp da tek laf etmez oldu. Yaşar eve gelince yemeği önüne koyar, kendi ya yer, ya yemez, pencere önündeki koltuğa oturur şehrin ışıklarını izlerdi. Yaşar hep merak ederdi neyi izlediğini. Neriman’a hissettirmeden pencereden bakar, ışıklardan başka bir şey göremezdi. Yine bir akşam, sinir küpü vaziyetinde Neriman’a çattı. Neye bakıyorsun sen?

Neriman hafifçe başını döndürdü, kurumuş dudaklarını zorla aralayarak, “Işıklar, tıpkı uğur böceklerine benziyor, “dedi ve bakışlarını yine ışıklara çevirdi.

Yaşar daha öfkeli, Neriman daha suskun oldu geçen yıllarla birlikte. En sonunda uykudan uyandırmak için bile seslenmez oldu Neriman. Yaşar ise sürekli bağırıp çağırmaya devam ediyordu. Bazen dilini yuttuğunu düşündüğü olurdu. Söylenirdi kendi kendine. Elin adamları karı dırdırından şikayetçi, bizimkinin ağzını bıçak açmıyor diye. Neriman derin bir iç çeker, başını şöyle bir sallar işine bakardı.

Bir akşam işten eve geldiğinde yemekte kuru fasulye vardı. Önüne konan yemeği şöyle bir karıştırdı, kaşları çatılıyor, hiddeti köpürüyordu. Yemeğin içindeki etleri tek tek seçip Neriman’ın salatasının içine attı. Neriman ağladı ağlayacak, öyle içli bakıyordu ki kocasına, Yaşar onun bakışlarından kaçıyor fakat yine de yaptığından geri kalmıyordu.

Tabakta et kalmayınca, “Sen, “dedi, “sen bu eti nereden aldın? “

“Evde yiyecek bir şey kalmamıştı markete gittim, “dedi Neriman, sesi zor duyuluyordu.

“Niye benim haberim olmadı bundan? “

Dişlerinin arasından tıslayarak konuşuyordu Yaşar.

“Aradım, bir kadın açtı telefonunu, kimdi o kadın Yaşar? “

Karısının yüzüne baktı birkaç saniye kadar, “Ömrüm boyunca senin gibi eksik birisini çekeceğimi düşünmedin zahir,” dedi. Yaşar, çocuklarının olmayışında suçluyu Neriman ilan etmişti kendi içinde. Erkek adamın çocuğu olmaz mıydı hiç? Olsa olsa kadında olurdu kusur.

Neriman usulca sandalyeden kalktı, odasına yürüdü. Yaşar şaşkınca bakıyordu ardından. Aldattığını söylediği halde hiçbir tepki vermemişti Neriman.

“Geri zekalı, aptal, “diye söylendi kendi kendine. İştahı kaçtı, arkasına yaslandı. .

“Neriman! “diye çağırdı içeri doğru. Çay isteyecekti aklınca. Neriman görünüverdi mutfağın kapısında, elinde bavulu. Yaşar ayağa kalktı, gözleri açıldı, kalbinden ince bir sızı geçiverdi.

“Nereye gidiyorsun? “diyebildi sadece ve Neriman’ın ezici bakışlarını gördü

Tek kelime etmeden çıkıp gitti o gün Neriman. Günler ayları, yıllar yılları kovaladı, Yaşar hiç anlamadı onu. Bir kadın neden susardı?

Neriman evi terk edip gidince hızlıca boşandılar, Yaşar yeniden evlendi Neriman’ı aldattığı kadınla. Neriman gibi değildi yeni eşi Rikkat. Cevval, abartılı kahkahalar atan, süslü ve biraz da şımarık. Bir kere dışarı çıkma diyecek olmuştu da evin başına yıkılacağını sanmıştı. Sinmişti Yaşar yavaş yavaş. Rikkat evi çekip çevirir, Yaşar’ın maaşı yatınca kendi gider çeker, üstüne başına alır, evin ihtiyaçlarını karşılar, kalırsa Yaşar’a üç kuruş verirdi.

Her geçen gün Neriman aklından silinip gitti. Rikkat vardı artık, gerçeğini bırak, başka bir kadının hayalini bile kuramaz oldu. Üç yıl geçtiği halde çocukları olmayınca Rikkat doktora gitmeyi önerdi. Gülüverdi Yaşar, “Benim bir sorunum yok, sen git, “dedi.

Rikkat biraz şüpheli yaklaşsa da peki dedi. Yarına randevu aldı.

Testler tahliller yapıldı. Aradan bir hafta geçmeden sonuçlar çıktı.

Rikkat elini beline yerleştirip efelendi Yaşar’a.

“Benim çocuğum olabilirmiş Yaşar efendi, doktor kocan gelsin ona da bakalım dedi,” dediğinde Yaşar bir yanlışlık olduğundan emindi.

Yaşar, Rikkat’in çenesinden kurtulmak için gitti doktora.

Testler yapıldı, sonuçlar belli oldu. Çıkan sonuca göre Yaşar’ın çocuğunun olması imkansızdı.

İşte şimdi, işe gitmek için yol arşınlar, sağına soluna bakmaz olduktan bir ay öncesinde yaşandı her şey. Rikkat, “Ben çocuk istiyorum, bana çocuk veremeyecek eksik bir adamla ömrümü geçiremem, “deyip çarpıp kapıyı gideli tam bir ay olmuştu. İşin garibi Yaşar, Rikkat’i değil de Neriman’ı düşünür oldu bu günlerde. Ayrılalı dört yıla yaklaşmış, bu son bir aya kadar onu hiç düşünmemişti oysa.

“Ah, keşke! ” diyerek girdi iş yerine. Keşke diyordu ama neye keşke dediğini kendisi de bilmiyordu. Kafasında kocaman bir soru işareti her şeyin üzerini örtüyordu. Neriman neden susmuş, Rikkat gibi celallenmemişti?

Bunun cevabını verebilecek sadece Neriman’dı. Yaşar bu bilinmezlikle yaşayamayacağını hissediyor, Neriman’ı bulmak istiyordu. Yakasına yapışıp neden diyecekti, neden.

Hafta sonu tatilinde çoktandır aklında olanı gerçekleştirmek için bindi otobüse. Neriman ayrılınca baba evine dönmüştü bildiği kadarıyla. Onu orada bulacağını düşünerek çıktı yola.

Köyde zaman durmuş, saatler işlemez olmuş gibi aynıydı her şey. Ağaçlarda mı büyümez, diye düşündü. Nene dedesi öteki dünyaya göç edince boş kalan evlerine baktı. Anahtar olsa içeri girer, eski günleri yad ederdi belki ama dışarıdan bakmakla yetindi el mecbur.

Sonra yürüdü, Neriman’ın baba evine doğru. Çam ağaçlarıyla çevrili yolda ilerlerken bir kadın gördü, kucağında çocuk. Yanında bir adam, içi çuvalla dolu el arabasını sürüyordu. Gözlerini kısarak baktı onlara. Uzaktan tanıyamıyordu onları ama kadının yürüyüşü bilindik geliyordu. Yaklaştıkça fark etti gelenleri. Neriman, kucağında mini mini bir kız çocuğu, yanındaki adamla gülüp konuşarak geliyordu.

Durakaldı yolun ortasında, Neriman’ın ilk zamanlardaki halini hatırladı. O zamanlarda olduğu gibiydi şimdi. Yanına kadar geldiler, Yaşar öylece baktı her ikisine.

“Birini mi arıyorsun birader? “dedi Neriman’ın yanındaki adam. Neriman baktı Yaşar’a. Tanımıştı elbette. Unutulur muydu hiç suskunluğunun sebebi olan adam. Onunla geçirdiği yıllar çabucak geçiverdi zihninde. “

Susması öğretilmişti ona, babanın karşısında konuşma, abinin karşısında konuşma, kocanın karşısında konuşma… Hep susturulmuştu Neriman. Öyle zamanlar olurdu ki bazen konuşmayı unuttuğunu sanırdı. Yaşar’ın karşısında bu yüzden susmuştu ilk başlarda. Sonra öğrenmişti susmasının karşılığında huzur bulamayacağını. O ne kadar sessiz kalırsa Yaşar o kadar üstüne gelmişti. Bir kez ağzını açmaya, hakkını savunmaya niyetlendi. O vakit de Yaşar’ı konuşmaya değer bulmadığını fark etti. Neden konuşacak, ona laf anlatmaya çalışacaktı ki? Değer miydi karşısında kuduran adama dil dökmeye, anlamayacak olduktan sonra. Önce öğretiden sustu Neriman, sonra değer görmediğinden. İnsan sevdiğine kırılır, sevdiğine küser, kızarmış ya, Neriman gönül bağından Yaşar’ı çoktan kovmuştu. Bir görev kadını gibi sürdürüyordu evliliğini ta ki o güne dek. Yaşar’ın onu aldatmasını, hele ki buna kılıf uydurmak için eksik demesini kabullenecek değildi. Suskundu Neriman ama gurursuz değildi. Yaşar onu hiç anlayamamıştı fakat Neriman bakışlarıyla ezmişti onu. Bağıra çağıra susmuştu Neriman.

Yaşar’ın ağzını bıçak açmadı, öylece takılı kaldı bakışları Neriman’a ve kız çocuğuna.

“O dilsiz, eskiden bizim köyde kalırdı. Şimdi geri dönmüş zahir, sen boş ver onu Kamil, gidelim biz, “deyiverdi Neriman. Kamil el arabasını sürdü, Neriman salına salına yürüdü. Yaşar baktı dakikalarca artlarından. Ne soru sorabildi, ne selam verebildi.

Boynu bükük döndü şehre Yaşar. Hayatı tek düze devam etti o günden sonra. Akşam iş çıkışı sahile gitti yaz kış demeden. Oturdu sarp kayanın başına ve düşündü. Bunca yaşanmışlıktan sonra bir şeyi çok iyi anladı. Bağıra çağıra susabiliyordu bir kadın ve bir kadın susunca dünya susuyordu.