BİR TÜRKÜDÜR ÇANAKKALE!

Çanakkale Boğazı: Yalnız iki kara parçasını değil, bundan yaklaşık yüz sene evvel milyonlarca insanın yüreğini de birbirine bağlayan o dar geçit! Üzerinde geçmişten bugüne neler yaşandığını kimsenin bilmediği, bilenlerin anlayamadığı, anlayanların da bir daha konuşmadığı bir gizemdir Çanakkale!

Olmazları oldurdu Çanakkale! Bir avuç insanı tanklara, gemilere galip kıldı; insan gücünün sınırını aşan yükler kaldırttı; erkek, kadın, çocuk, yaşlı demeden tüm ülkeyi tek bir vücut yaptı Çanakkale! Üstünde yaşadığı topraktan başka hiçbir şeyi olmayan Ahmet Emmi’nin, Ayşe Bacı’nın, Zöhre Nene’nin savaşıydı bu savaş. Gözün gözü görmediği o dumanlı meydanda, kafasını kaldırsa tam gözlerinin arasından vuracağı düşman askerine elindeki konservesini atanların savaşıydı. Yerde baygın yatan İngiliz askerini sırtlayıp ölümü göze alarak karşı siperlere taşıyan yüce gönüllü Türk erlerinin savaşıydı. Göğüs kemiğinin altında bir yürekten çok daha fazlasını taşıyan; imanıyla, inancıyla, ruhuyla ve tüm kudretliyle ölüme meydan okuyan koskoca bir halkın savaşıydı Çanakkale!

Kanla sulanmış topraklardan büyüyen fidanların daha meyve veremeden kırılıp gittiği yerdi bu boğaz. Öyle bir boğaz ki içinde taşıdığı yükler görünmez, bağrında sakladığı çığlıklar duyulmaz, üstünden gelip geçen binlerce insan hatırlanmaz olmuştu acıdan. Göçüp gidenlerin ardından her akşam masaya fazladan bir tabak koyan o yaşlı gözlerde anlatılanlar kalmıştı bir tek geriye. Harbe gidip de dönmeyen, ismi şehit listesinde bile yazmayan, bayram günlerinde ziyarete gideceği bir mezarı bile olmayan kınalı kuzusunun en sevdiği yemek odur diye bir daha fasulye pişirmeyen anaların ahıdır Çanakkale! Hayatının baharında onlarca talebenin savaşta şehadet şerbetini içmesinden mütevellit mekteplerin o sene mezun veremediği bir mezardır. Bilmediği, tanımadığı ve hiç göremeyeceği manevi torunları hür yaşasın diye seve seve canını veren; elinde silahı olmasa dahi vatanını bedeniyle savunan binlerce isimsiz kahramanın huzurla uyuduğu kadife bir yataktır bu şehir.

Yarınları doldurdu Çanakkale! Tarih kitaplarına sadece dün ve bugün diye yazılmak üzereyken yarının sayfalarını da altın varaklı kalemlerle yazdı, yazılması için maddi ve manevi güç oldu tüm ülkeye. Kendinden sonra gelen yüzyıl için bir ışık kaynağı haline bürünüp damarlarında gezinen o kanın nelere kadir olabileceğini gösterdi tüm dünyaya. Yükselen kum tepelerinde kumdan kale değil, az önce yavuklusuna yazdığı mektubu koyduğu göğüs cebinden vurulan silah arkadaşlarının bedenlerinden bir kule yapıldığı kızıl bir kıyamet habercisiydi Çanakkale! Oruç tutar gibi savaşa giren, yiyecek yemeği olmadığı halde geride bıraktıklarını bir kerecik olsun yeniden görebilmek umuduyla canını dişine takarak direnen kadim bir ordunun söylediği bir türküydü Çanakkale. Anaların oğullarıyla birlikte öldüğü, oğullarınsa analarıyla birlikte hep yaşamaya devam ettiği girift bir bilmecedir bu bayır.

Ve sen; Çanakkale’de tüfek tutmuş, onun toprağında elindeki kanı yıkamış Seyfi Çavuş’un torunusun! Cephenin ardında yetim kalan Fatma’nın ağabeyi, Güllü’nün babası, İbrahim’in annesisin. Kanınız bir, canınız bir, sevginiz birdir kuşaktan kuşağa. Sana verilen bu hediyeyi; sen daha doğmamışken senin için feda edilen hayatları, kınalanan oğulları, kağnıyla cepheye mermi taşırken telef edilen öküzleri hatırla. Hatırla ki bu sonu gelmez gece tekrar doğmasın; o karanlık günler bu yurdun üstüne yeniden gölge düşürmesin. Hem dün, hem bugün, hem yarındır; yıllar önce yazılmış, her zaman da yazılmaya devam edilecek bir destandır Çanakkale! Onu yazacak olan sensin, benim, bizleriz. O halde yazılsın: Bu yurdun evlatları yenilgiyi bilmez, tüm cihana haykırır: Çanakkale geçilmez!