Edith Piaf nam-ı diğer Kaldırım Serçesi

Sizlere acıların içine doğan, yüzü her güldüğünde bir uçuruma daha sürüklenen, yaşadığı zorluklara karşın inancını kaybetmeyen ama en önemlisi asla ve asla sevmeyi bırakmayan bir kadından bahsetmek istiyorum. Ve galiba hala onu bu kadar sevişimizin en büyük nedeni de budur. Edith Piaf, 19 Aralık 1915 tarihinde Paris, Belleville’de tam da savaşın ortasına doğmuş ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Fransız askerlerinin Alman esir kamplarından kaçmasına yardım ettiği için idam edilen İngiliz hemşire Edith Cavell’in adını almıştır. Annesi yarı İtalyan, yarı Tiflis asıllı bir göçmen aileden gelen; Annetta Giovanna Maillard, babası Louis-Alphonse Gassion ise sokaklarda gösteri yapan bir cambazdı. Sanatçı bir aileden geliyordu yani Edith, şarkı söylemek onun kanında da vardı ve ailesinden miras kalan yalnızca sanatçılığı değildi.. Onların kaderlerinin yüküyle derbeder bir yaşam da bekliyordu Edith’i. Öyle bir hayat yaşamıştır ki hakkında filmler çekilmiş kitaplar yazılmış, aşkları birçok insanın yüreğini burkmuş ve şarkıları hala daha birçok insana ilham olmuştur. Küçücük bedeninden beklenmeyecek çok güçlü bir sesi vardır hatta bu durum insanları her zaman şaşkınlığa uğratmış ve bununla birlikte hayranlık içinde bırakmıştır. Edith’in sesi Paris’in ruhu gibidir aslında, ki ayrı da düşünülemezler birbirlerinden tüm ara sokaklarıyla, kaldırımlarıyla, pisliğiyle, görkemi ve ışıltısıyla Edith Piaf ve Paris birdir aslında.

Annesi Edith daha çok küçükken onu bırakıp Frehel misali ünlü bir sanatçı olma hayaliyle İstanbul’a gitmiştir. Savaştan dönüp kızını almaya gelen babası ise onu babaannesinin işlettiği bir geneleve bırakır ve hala savaş sürmektedir. Edith orada üç yıl kalacaktır. Çocukluğunun öksüz, yetim misali geçen fakat bir nebze de olsa özgürlük içeren gözlerinin mikrop kapması üzerine birden kararır. Haftalar süren bakımdan, belirsizlikten ve dualardan sonra Edith neyse ki körlük tehlikesini atlatmıştır. Bu mucizevi iyileşmeden sonra dua etmek onun hayatının vazgeçilmez bir parçası haline gelecek hatta ve hatta Edith haç kolyesi olmadan asla şarkı söylemeyecektir. Bu da onun minik kaprislerinden biridir işte. Savaş bitince babası gelip Edith’i alır ve bir sirke giderler ama sirkte sorun çıkması üzerine Louis “ben tek başıma da bir harikayım” diyerek kızıyla birlikte yollara düşer. Babasının da zorlamasıyla aç kalmamak adına 14 yaşındayken cambazlık gösterisi eşliğinde sanatçı en iyi bildiği şarkıyı yani Fransa millî marşı La Marseillaise’i söylemeye başlar. İlerleyen zamanlarda sokaklarda şarkı söyleyerek yaşamını devam ettirir. Sesinin ham halini sonuna kadar kullandığı için çevredekiler tarafından sesine zarar verebileceği ve dikkatli olması yönünde sık sık uyarılmıştır.

Sokaklarda şarkı söylerken ilk aşkı P’tit Louis ile tanışmıştır. Babasını bırakıp aşkıyla birlikte yaşamaya başladığında Edith 16, Louis ise 17 yaşındadır. Büyük aşıklar fazlasıyla yoksul, cahil bir hayat sürerler ve bir kızları olur. Genç ve tecrübesiz olan Edith’in iyi bir anne olmakla uzaktan yakından alakası yoktur ve ne yazık ki küçük kızı Marcelle iki yaşındayken menenjitten ölür. Edith bu büyük üzüntüden sonra bir daha eskisi gibi olmaz. İçkiye başlar ve alkolik olur. Gençliğinde, babasının başka bir kadından olan kardeşi Momone ile birlikte Paris sokaklarında şarkılar söyler ve hayatını kazanmaya çalışır. Bu esnada Fransa’nın ünlü müzikhollerinden birinin sahibi olan Louis Leplee ile tanışmıştır. Louis Leplee, Edith’in sesine hayran kalır ve ona serçe anlamına gelen “Piaf” adını veren de odur. Piaf’ın lakabını “Küçük Serçe” yapacaktır ancak bu lakap kullanıldığı için “Kaldırım Serçesi” adına karar verilir.

Kendisini keşfeden Louis Leplée’nin saunadaki şaibeli ölümünden sonra, sorgulamalara tâbî tutulur. O dönem Edith için oldukça zorlu geçer. İlk meşhur olduğu dönemde tanıştığı söz yazarı Raymond Asso’yu araması sonucunda Küçük Piaf olarak bilinirken, profesyonel müzik hayatına dönmüş, Raymond’un yönlendirmesiyle diksiyonunu düzeltmiş ve şarkı söylerken ellerini kullanmaya başlamıştır. bizim de bildiğimiz Edith Piaf’ın yaratıcısıdır Raymond Asso ama onunla da yollarını ayırma vakti 2. dünya savaşı sırasında gelmiştir. hiçbir erkek uzun süre kalmaz Edith’in hayatında ve tarzı da diğer kadınlara hiç mi hiç benzemez son derece sade ve kapalı siyah elbise, dağınık ve özensiz saçları ile sahne almıştır. Çünkü ona göre onu dinleyenler için önemli olan şarkıyı nasıl söylediğiydi.

Kariyerinin en parlak döneminde ışıltılı bir New York gecesi yolu kendi gibi bir Fransız olan orta siklet boksör Marcel Cerdan’la kesişmişti. Üç çocuk babası Cerdan evliydi. Ancak bu onu, Edith tarafından hayatının aşkı olarak tanımlanmasına engel olamadı. Edith’le tanıştıktan sonra dünya orta siklet boks şampiyonu olan boksör de Edith’e deliler gibi aşıktı. Ancak hayat ne yazık ki kaldırım serçesine pek cömert davranmıyordu. 1949 yılının ekim 26 gecesi Edith New York’ta bir partiden Marcel’i aradı ve ona “sensizliğe dayanamıyorum, çok özledim ne olur gel dedi.” Çılgınca aşık olduğu kadın onu çağırıyordu, genç adam kayıtsız kalamadı. 27 ekim sabahı  uçakta yer bulamayan Cerdan onu tanıyan bir çifte “Edith Piaf’a aşığım ve o beni çağırıyor, ona gitmeliyim” dedi. Aşıkları kavuşturmak isteyen çift biletlerinden vazgeçerek Marcel’e yerlerini verdiler. Ancak ne yazık ki Cerdan’ın bindiği uçak asla New York’a varamadı. Kaza geçiren uçaktan sağ kurtulan olmadı. Ona kavuşmayı beklediği sabah, ölüm haberini alan Edith, hayatında yaşadığı en büyük ikinci acıyla sarsıldı. Ağrı kesici, alkol ve morfin bağımlısı haline gelen Edith’i içinde yaşadığı acıdan hiçbir şey uzaklaştıramıyordu.

Daha sonrada hayatına erkekler giren Edith 20 Eylül 1952’de Fransız aktör ve şarkıcı  Jacques Pilss’le evlendi. Ancak evliliği  bilinmeyen bir nedenden 1956 senesinde son bulmuştu. 1959 yılında rahatsızlanan şarkıcıdan 1960 yılında doktorları müziği bırakmasını istediler. Ancak bu onun için kabul görülecek türden bir şey değildi müzik onun hayatıydı. Geçirdiği bir trafik  kazası sonucu omuriliğini zedeleyen ve yarı kambur olan Edith, karaciğer kanseri ile mücadele etmeye başladı. Hastalık mı kaybettiklerinin acısı mı bilinmez, kaldırım serçesi yorulmuş ve bitkin bir haldeydi. 1962 yılında kuaförlükten gelen Yunan asıllı genç sarkıcı Theo Sarapo ile evlendiğinde Piaf 46, eşi ise 26 yaşındaydı. Onca yıl yaşadığı tüm acılarından intikam alırcasına vücudunu pervasızca hırpalayan sanatçı 4 trafik kazası, 7 ameliyat, dördü uyuşturucu ikisi sinir olmak üzere 6 kriz geçirmiş ancak hayata karşı tuhaf bir şekilde ayakta kalmış; yaşadığı  hiçbir şeyden pişman olmamıştır. Yüzmeyi ve örgü örmeyi seven Edith, hayatı boyunca mütevazi bir yaşam sürdü.

“– En sevdiğiniz renk?
– Mavi.
– En sevdiğiniz yemek?
– Dana sarma.
– Sakin bir hayatı kabul edermiydiniz?
– Zaten ettim.
– En sadık dostlarınız kimlerdir?
– Gerçek dostlarımın hepsi sadıktır.
– Eğer bir daha şarkı söyleyemeseydiniz?
– Yaşayamazdım.
– Ölümden korkuyor musunuz?
– Yalnızlıktan korktuğumdan daha az.
– Dua eder misiniz?
– Tabi ki, çünkü aşka inanıyorum.
– Mesleğinizdeki en güzel hatıranız?
– Perdenin her açılışı.
– Kadın olarak en güzel hatıranız?
– İlk öpücük.
– Geceyi severmisiniz?
– Evet, ama aydınlıksa.
– Ya şafak vaktini?
– Bir piyano ve arkadaşlarımla.
– Peki ya akşamı?
– O, bizler için günün ağardığı zamandır.
– Bir kadına öğüt verseydiniz bu ne olurdu?
– Sevmesi…
– Bir genç kıza?
– Sevmesi…
– Bir çocuğa?
– Sevmesi…”

Fransız rivierasındaki Plascassier’de 10 Ekim 1963’te karaciğer kanserinden ölmüştür.Katolik kilisesi Paris Başpiskoposu sürdüğü hayat nedeniyle Édith Piaf’ın cenaze törenini yapmayı reddetmiştir ve buna rağmen tabutu Père-Lachaise mezarlığına götürülürken on binlerce hayranı korteje katılır. Mezarlıktaki törende hazır bulunanların sayısı ise 100.000’i geçkindir. Ünlü şarkıcı Charles Aznavour, Édith Piaf’ın cenaze törenini anlatırken “İkinci Dünya Savaşı sona erdikten sonra bütün Paris’in trafiğini tamamen kilitleyen başka bir olay yoktur.” demektedir.