Efendi Hazretleri!

Hakk Teala ve Azze Hazretleri ömrüne bereket ihsan eylesin, devletlü büyüğümüz, efendimiz bu hafta cuma selamlığına çıkarken geçen haftaki kadar şaşaa, tantana arzu buyurmadılar.

Bir ara selatin camilerden en uzağına gidip kullarının kendi çehresine doya doya bakmaları ve Allahü Teala’nın nûrunu kendi simasına bakarak tatmaları için gayrete gelse de kuşluk vakti üzerine çöken uyku (Allah sonsuz uykuya dalanlara rahmetiyle muamele eylesin) onu bu isteğinden alıkoytu. Allah’ın yeryüzündeki gölgesi, dara düşmüşlerin tek sığınağı Efendimiz Hazretleri, zaten perşembe günü akşam yemeğinden sonra bir hayli halsiz düşmüşlerdi.

Sağ işaret parmağı şahadeti simgelediğinden sol elinin işaret parmağıyla mübarek burunlarını birkaç kez karıştırmışlar, içeride kıskıvrak yakaladıkları bir kütleyi imtina göstererek koltuğun sol kısmına sıvamışlardı. Efendimizin en sevdiği eylemlerden biri buydu bu aralar. Zaten ilk rüyasını da sümüğünü koltuğa sıvadığı bir gecenin esenlik vaktine ulaşan kısmında görmüştü. Rüyasında atalar meclisi toplanmış; enbiyalar, evliyalar ve bilcümle ruhani varlıklar bu toplantıya iştirak etmiş ve sabah ezanının okunacağı vakit kendisine hilafet tacını giydirmişler, onu müjdelerle uyandırmışlardı. Demek ki sümüğünde bile (Hakk Teala Hazretleri sümüğüne zeval vermesin) keramet vardı.

Yakında, Üsküdar’ın Karacaahmet’e bakan şu köhne görüntüsünden kurtulacak, devlet erkânı kapısında kul olacak; ailesi, akrabaları, kayırmakta hiçbir beis görmediği vükelası onun asıl haşmetini o zaman anlayacaktı.

Selatin camilerden birine gitmek yerine mahalle camisine gitmeyi tercih eden Efendi Hazretleri, evden çıkmadan önce yazı masasının başına oturup önüne itinayla yığılmış arzuhallere şöyle bir göz attı. Sol elinin işaret parmağıyla burnunun sol deliği arasında henüz anlam veremediği bir çekim vardı. Bunun bir hikmetinin olduğu aşikârdı, yoksa Allahü Teala vetekaddes hazretleri bu sevgili kuluna böyle bir isteği neden versindi? Hemen o akşam istihareye yatıp evliyaullahtan bununla ilgili bir işaret almaya niyetlendi.

Önündeki arzuhallere odaklandı. Eşraftan bazı kullar, kendisinden ticari durumlarıyla ilgili fetva istemişler; din-i mübin-i İslam’ın daha kolay yayılması ve dini bütün mü’minlerin toplum içinde daha yüksek mevkilere gelmesi için kendilerinden talepte bulunmuşlardı. Efendimiz Hazretleri şeriatta olmayan hükümlerin tarikatta caiz olabileceğini zaten daha evvel vaazlarında ifade buyurmuşlar, bu hareketleriyle de eşrafın gönlünü almayı başarmışlardı ama bu istekler yenilir yutulur cinsten değildi.

Adapazarlı Musluhittin Efendi, bu devirde Müslüman’ın parayla para kazanması İslam’a hizmet sayılacağından, tefeciliğin caiz görülmesiyle ilgili bir fetva talep etmişlerdi. Musluhittin Efendi’yi kırmak olmazdı. Eli kolu uzun olduğu kadar dili de uzun bir zattı. Onu küstürmek kendi elini zayıflayacağından, adına düzenlenmiş, tuğra bile çekilmiş, sararmış bir kâğıda “İslam’ın vecibelerini yerine getirmeyen, kâfire uşaklık eden tebaadan parayla para kazanmak caizdir.” yazıp mübarek mühürlerini de altına elleri bile titremeden konduruverdiler.

Geyveli Nasuh Efendi de hane-i saadete ödemesi gereken zekâtın, işleri yolunda gitmediğinden affedilmesini istiyor, önümüzdeki yıllarda kazanacağı paradan, Efendi Hazretleri’nin duasıyla daha fazla zekât ödeyeceğini söylüyor, bir defaya mahsus bu durumun görmezden gelinmesini arz ediyordu. Ihvan-ı Müsliminden, özellikle kendisinden alışveriş yapmalarını, böylelikle hepsinin sevap kazanacağını da bir sohbetinde araya sıkıştırıvermesini dua buyuruyordu.

Geyveli Nasuh Efendi de eşrafın önemli isimlerinden biriydi. Pek tabii olarak Efendi Hazretleri tuğralı kâğıda onun da talebini onaylayan bir yazı yazıp mühürleyiverdi.

Eşrafın en zengini olan 64 yaşındaki Hafız Nurettin Efendi, dört karısından en büyüğünün yatağa bağlı olduğunu, dolayısıyla karı koca ilişkisini yürütemediğini, buna binaen beşinci bir karı almanın mümkün olup olmadığını soruyordu.

Rabbimiz Hafız Nurettin Efendi’nin beline kuvvet versin, yirmi iki çocuğunun tamamını Efendi Hazretleri’ne el öptürmeye yollar, onun hayır duasını almadan hiçbiri hiçbir işe kalkışmazdı. Yatağa bağlanmış kadının artık kadından sayılmayacağı, gönül rahatlığıyla beşinci bir karıya nikah kıyabileceğini bildiren bir fetvayı alelacele, mübarek dolma parmaklarıyla karalayıverdi. Sevinsindi garip! Belki yeni hatunu bereketli çıkar da bu yaşta mübarek dinimize üç beş civan daha kazandırırdı.

Altta kalan arzuhallerde pek kayda değer isim yoktu.

Bir muallim, mahalle mektebi için yardım ricasında bulunuyordu. Efendi Hazretleri’nin kaşları çatıldı. Bu muallimler de bir türlü doymuyordu. Daha geçen ay iki torba kömür bağışlamıştı mektebe. “Aç gözlü muallim, acep torbaları evine mi taşıyor, şunu bir tetkik edelim bakalım!” deyip arzuhali yırtıverdi.

Bir diğer dilekçede, kocasını kaybeden Azime Hatun’un sefil durumda olduğu, üç çocuğunun rızkını çıkarmak için çalışması gerektiği, Efendi Hazretleri’nin cevaz verip vermeyeceği soruluyordu. Bir süre duraksayan hazretin mübarek kaşları yine çatıldı. Kadın kısmının evde oturması daha evlaydı. Rızkı veren Allah’tı, çalışmasına gerek yoktu. Cevabını yazıp yine mübarek mühr-ü şeriflerini kâğıdın altına kondurdu.

Bir ayakkabıcı, bir manifaturacı çırağı, bir lokantacı, bir semerci, bir kabzımal… Bu ayak takımının da istekleri bitmiyordu. Hepsini birden kaldırıp attı. Altın varaklı koltuğundan mübarek başlarını kaldırıp saate baktıklarında Cuma saatinin yaklaşmış olduğunu fark ettiler.

Ellerini mübarek dizlerine dayayarak koltuktan kalkıp kapıya doğru yürüdüler. Bir an akıllarına abdesti olup olmadığı gelse de “Abdestinden şüphesi olanın bu yolda işi ne!” diyerek celallenip evden çıktılar. Bahçe avlusuna sıralanmış cemaate gülümseye gülümseye avlu kapısına yöneldiler.

Efendi Hazretleri’nin avlu kapısından çıkarken mübarek başlarını hiç kaldırmamaları elbette cemaatin dikkatini çekiyordu. Onun içinin daraldığını, kaşlarının düşmesinden bile anlıyorlardı. Cemaatten kimsenin, Karacaahmet’in her an ölümü hatırlatan mezar taşlarının Efendi Hazretleri’ni ürküttüğünden pek tabii haberi yoktu. “Olsun!” diye söylendi içinden. “Yol haramla örülen taşlardan oluşsa da amaç helal!”

Efendi Hazretleri’nin ne haramı vardı ki? Gönlünü ferah tutmalıydı. Ne yapıyorsa din-i mübîn-i İslam’ın hayrına yapıyordu.

Arabaya binerken gözü bir an yine Karacaahmet’in duvarlarının ardından yükselen servilere ve taş kavuklara takıldı. Yutkunurken dilini ısırdığını ağzında beliren metalik tattan anladı. Acep abdesti bozulmuş muydu? Bunu da akşam istihareye yattığında evliyaullaha bir danışırdı. Şimdi abdest tazeleyip cumaya geç kalmak yakışık almazdı.