Hiç – Neyzen Tevfik

Yaşama neresinden baktın be adam? Bizim göremediğimiz neyi gördün de bunca serveti avuçlamak varken hepsini anlık bir düşünce girdabına bile kapılmadan elinin tersiyle itiverdin? Ne yedin, ne içtin de bizim damağımıza yapışan o lezzetler sana yavan geldi? Ne giydin, neyi beğendin ya da beğenmedin de böylesine siyah-beyaz bir dünyayı rengârenk çiçeklerimize tercih ettin? Ne ettin sen? Nasıl ettin?

Ben de biliyorum bu dünyanın hesabının “yavan” olduğunu. Artık bizim hakimiyetimiz sıradan ve popüler olana… Güzel ve pahalı olana… Paraya, güce, hırsa, erkeğe, kadına… Deniz kenarında yalılara, denizin ortasında yüzen adalara, harap edilen ormanların arasında yükselen dev yapılara… Lükse, ihtişama, dahasına, hep daha fazlasına…

Biliyorum, mart ayının herhangi bir pazartesiydi. Bodrum’da attın dünyaya ilk çığlığını. Tepecik Camisi’nin bahçesine tünemiş birkaç dervişten dinledin ilk kez ney’i. Senin attığından daha yüksek çıkıyordu ney’in çığlığı. Hem bir nebze kabulleniş hem de bir isyandı haddizatında. Daha ilk dinleyişinde kafana koymuştun çığlıkların kuru bir kamıştan yükselmesi gerektiğini. Muğlalı Kel Mülazım Ağa Müfrezesi’nin taşıdığı kesik başları gördüğünde girdin ilk nöbetine. Artık sadece çığlıklarını değil, gündelik konuşmalarını bile ancak ney’le yapacaktın. Bahanen olmuştu sara nöbetleri. Belki böylesini sen istemiştin, belki de hayat seni buna itmişti. Sesin susmuştu da sanki sadece “ney” seni temsil etmeye karar vermiş, yüzyılın son neyzeni olarak seni seçmişti.

Mektep yılların bir hiç uğruna boşa geçti.” diyenlere hiç kulak asmadın ama biri vardı ki İstanbul’a gittiğin yıllarda ona kulağını tıkayamadın: Mehmet Akif. Sadece o mu? Daha kimlerle kimlerle tanış olup kendi küçük su birikintini koca bir deryaya çevirdin. Ahmet Mithat’lar, Muallim Naci’ler, Halit Ziya’lar, Tevfik Fikret’ler… Rasim’ler, Nevres’ler, Hacı Arif Bey’ler… Sen ney’e üfledikçe senden çıkan sıcak nefes başka bir forma bürünüp seni zapt etti de belki bu yüzden nefesin bile gerekmediğine o zamanlarda kanaat getirdin.

Hafız Aşir Bey ilk plağını doldurduğunda ne kadar sarhoş olduğunu anımsar mısın Neyzen? Ünün arttıkça İstasyon Gazinosu ve Güneş Kıraathanesinde ağzına gelen her şeyi söylemekten geri durup da vazgeçmedin. İstibdad’a karşı dilin hiçbir zaman törpülenmedi. Defalarca kodese girdin çıktın ama bu huyunu asla terk edemedin. Bodrum’un sahilinde, denizin köpüren dalgalarında başlamıştı senin özgürlük arayışın. Demir parmaklıklar ardında bile zihnen özgür olmayı işte tam da o esnada keşfettin. Uyuşamadın hiçbir rejimle, nedendir bilinmez, koyulmuş tüm kurallara isyan etmeyi de o sıralar âdet edindin. Sadece insan eliyle koyulan kurallara değil tabiatın doğal kanunlarıyla bile ters gittin. Hadi anladık be adam! Kanunlar sana göre değildi de isyan ettin ama yer çekimiyle neydi derdin?

İstibdad bitti diye sevinirken bu kez de İttihat ve Terakki’ye yenildin. Oysa ne umutluydun İttihatçılardan. İktidar sahibi olan herkesin bir yerden sonra zalimleştiğini de muhtemel ki o zaman idrak ettin. Küstün mü sen bu diyarlara da o zaman kaçıp Mısır’a gittin? Bir kahvehanede kaç sene hiç durmadan ney’ini özgürlüğe üfledin? İttihatçılara güvendiğin gibi Meşrutiyet’e de güvendin mi Neyzen? Yoksa “hezliyat” denen küfür edebiyatına bu güvenin yerle yeksan olduğunda mı meylettin? Bu yolda kaç tahtanı eksilttin? Kaç kez nöbetlerle sarsıldı bedenin de en son 1920’de tımarhaneye yerleştirildin? Nihayet Cumhuriyet ilan edilince bir sekine yerleşti de yüreğine, ilk kez o zaman mı derin bir “oh” çektin? Bedenini mey’le, ruhunu ney’le demlerken mi 40’lı yıllarda Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinin 21 nolu koğuşunu kendine mesken edindin?

Anlatsana Neyzen! Tüm bu ruh kırığı hallerinle nasıl yazdın “Hiç”i, “Azab-ı Mukaddesi” ve ötesini? Nasıl becerdin hem herkese yakın olup hem herkesten ötede durmayı? Tüm siyasetçileri eleştirirken, tüm bağnazları, tüm edebiyatçıları, cahilleri, aydınları, alimleri… Bir son nefes verdin de nasıl herkesi etrafında birleştirebildin? Hadi hepsini geçtim de Mehmet Akif gibi bir adamı nasıl kendine bağlayıp yoldaş edebildin?

Mevlevi Dergâhından çıkarıp o ney’i, nasıl oldu da halkın ayağına kadar getirebildin? Bu kadar sövmene, bu kadar hezeyan etmene rağmen, eleştiride sınır tanımamana rağmen nasıl oldu da halkı kendine bu kadar bağlayabildin? Ölümünün üzerinden 68 yıl geçmesine rağmen nasıl oldu da bu kadar diri kalabildin? Küfürü sevdiğimizden olmasa gerek bu, değil mi Neyzen? Hiçliğin mertebesine senin kadar sadık birini tanımadığımızdandır belki de. Belki de sürekli bize Allah korkusundan bahsedip tüm melaneti işleyenlerden bıktığımızdandır. Belki de dünyevi her şeyi elimizin tersiyle itmek isteyip de itemeyişimiz içimize oturmuştur, sana gıpta etmişizdir. Belki de aldığımız ama giymediğimiz onlarca ayakkabıdan utanmışızdır da senin paramparça çarıkların gözümüze ilişmiştir. Belki de mahcubiyettir sebebi hepi topu seni bu kadar sevişimizin.

Sanma ciddiyyet ile sarf ederim san’atımı,
Ney elimde suyu durmuş kuru musluk gibidir.
Bezm-i meyde süfehânın saza meftûn oluşu,
Nazarımda su içen eşşeğe ıslık gibidir!

İhtiyarlık ile gençlik diyerek,
Şu hayâtı ikiye böldürme!
Ey büyükten de büyük Allâhım,
Benden evvel s..imi öldürme