İyi Bir Film Önerisi

Öyle demeyin..! Zorlu bir meseledir ve hatta bence bu durum ulusal sorunsalırımızdan bile sayılabilir. Öncelikle film önereceğin kişi aksiyon mu sever.., romantik filmlerden mi hoşlanır ya da alt yazılı mı izler yoksa okuma tembeli olduğu için dublajcı mıdır bilmen gerek. Hadı tüm bunları sorup öğrendin diyelim, asıl mesele; kime göre güzel ya da neye göre iyi film..?

Bir de soru böyle direkt sorulunca, istersen izlediğin yüzlerce film olsun veya tam bir dizi canavarı ol fark etmez., o an kitlenip kalırsın işte. Bir çok film yapım yıllarıyla, İMDb puanlarıyla zihninde oradan oraya koşturur, oyuncular birbirine karışır ve o karmaşa içinden birini tutup yakalayamadığın için bir türlü diline bir isim düşmez. Hatta her yerde amansızca karşına reklamları çıktığı için üye olmaya mecbur bırakıldığın ne kadar paralı platform varsa gözünün önünden geçer ama lanet olsun ki o filmi seçemez, bulamazsın.

Zaten.., iyi film diye birşey de yoktur..!

Bruce Willis oscar almış mıydı diye düşünürken  bulursun bir süre sonra kendini ve en sonunda “dur ben sana güzel bir liste yapayım“diyerek klişe bir zaman kazanma cinliği ile  son bulur bu kilit durum ve ne o an söyleyeceğin ne de sonrasında hazırlayacağın listedeki filmlerden hiçbiri, senin için olduğu kadar iyi gelmeyecektir bir başkasına. 

Sonuçta o elitimsi, o yunan felsefecisi ses tonuyla “J. R. R. Tolkien’i zerre beğenmiyorum ben, asla da okumam. Çok atıyor yahuu” diye söylenenleri bile duydu bu kulaklar. Ki beğenmiyor olmasında bir sorun yok tabi. Mesele, sunacak bir gerekçesi, bir tezi yani bilgisi olmadan fikri olması. Bu da demek oluyor ki; herkesin iyisinin, kendine ait bir barkodu var. 

Bu arada aklıma gelmişken söyleyeyim, aslında yazmanın olayı budur zaten. Yani en iyi, en ustaca yalanı söyleyebilmektir. Her zaman demişimdir; “yalanı en güzel söyleyenlerimiz en güzel romanları yazacaklar.”

Tabi bu acı gerçeği yüzüne söylediğim zamanlarda yazan, karalayan arkadaşlarımdan hemen hepsi bir yalancı olduğunu kabul etmedi bu güne kadar. Onlar daha çok yaratıyorlarmış.

Evet, yalan yaratıyoruz…

Bazı mesleklere gerekenden fazla kutsallık yüklenmesi işine gelenler ‘yalan‘ ile aynı cümlede olmak istemeyebilirler, bunu anlıyorum. Oysa bu durum garip bir şekilde benim her zaman çok hoşuma gitmiştir. Hem kendimi hem de karşımdakini tereddütsüz bir şekilde inandırabilecek.., ve okuyana, o anın duygularını yaşatabilecek kadar iyi yalan söyleyebilmeye doğal ve doğuştan bir yeteneğim var benim ve bunu kabul edebildiğim için yazabiliyorum.

Asıl meselemize dönersek eğer, yani benim için en iyi filmin hangisi olduğu konusuna. Birkaç gün içinde hızlıca güzel bir şeyler oldu ve aynı hızla güzel insanlarla ile tanıştım ve bu güzel bir dizi tesadüf sonunda kafein için birşey yazmam gerekti. 

Ben ise ilk başta, aynı öyle, aniden iyi bir film sorulmuş gibi kitlenip kaldım. Aklındaki onlarca hikayeden, bazılarını dinlediğim, bazılarına bizzat şahit olduğum bir çok anıdan, düşündüklerimden veya duyurmak istediklerimden birini tutup çekemedim diğerlerinin arasından. “Tüm filmleri unutmuştum yani..!

Ancak, ne yapmam gerektiğini biliyordum ve kendime gelmem uzun sürmedi. Çünkü bu, yani yazmak; benim hayatımın merkezi, yapabildiğim en iyi şeydi.

Hemen, kendime yazarken sık sık, yazmaya yeni başlamış olup bana “bu işinasıl yapıyorsun” diye soranlara ise mutlaka söylediğim mottomla silkeledim zihnimi. “Kimse okumayacakmış gibi yaz.”

O zaman bende size, sizin beğeneceğiniz değil de, kendimin en çok sevdiği filmden bahsetmeliyim. Sanırım ben, benimle aynı filmleri sevenlerin yolcusuyum.

Film diyorum ama.., bu yazıyı okuyan hiç kimsenin bilmediğini düşündüğüm, biraz farklı bir film bu. Evet onlarca film izlemişliğim var, ki genel olarak hiçlik felsefesine yatkın, minimalizmi seven ve mütevazi biri olsam da film repertuarı söz konusu olduğunda oldukça iddialı biriyimdir. Bana bir çok şey katmış, hatta bazen hayatımda köklü değişikliklere sebep olmuş bir çok harika film izlemiş olmama rağmen, benim en sevdiğim filmler daha çok çekimleri bitip, set dağıldığında oyuncularının evlerine gitti filmler değildir. 

Ben en güzel filmlere, A noktasından B noktasına gitmek için en ilkel ulaşım aracı olan sokakları kullanırken rastladım her zaman. Hem de ne kadar çok, hem de birbirinden o kadar farklı ama bir o kadar da iç içe geçerek dolanmış filmler. Üstelik başrol olduğunun dahi farkında olmayan gerçek oyuncuların filmleri.

İşte bu filmlerden biri de Faruk’un hikayesidir. Sağ adımı aksadığı için namıyla söylemek gerekirse Topal Faruk. Hayatımın, sokaklara oldukça yakın olduğu karanlık çağlarımda tanıdım Faruk’u ve hikayesini bizzat kendi ağzından dinleme şansım oldu. Şu arkalarında kocaman bir araba çeken kağıt toplayıcıları var ya hani. İşte onların atası bile sayılabilir kendisi. Bu çekmeli arabalar daha ortalarda yokken Faruk da vardı. 

Soğuk diyebileceğim kadar serin bir Nisan başı gecesinin, oldukça ilerlemiş saatlerinde, Bursa da bir parkta tanıştım ilk Faruk’la. Benim sadece o gece için, onun içinse her gece kalacak bir yeri olmadığından o parktaydık. Soğuk uyutmuyordu ve ikimizinde uyuyamadığımız için dili çözülmüştü. İki insan yan yanaykem sessiz.kalmak zordur zaten. O da anlattı, ben de. Hak geçmedi…

Sonra bir kaç kez daha rastlaştık. Bir kaç kez öldüğünü duyduğum bile oldu hatta ama sonra bir gün bir yerlerden çıkıyordu yine Faruk. 

O gece onun uzun uzun ama benim şimdi size kısaca anlatacağıma göre; çok ama çok güzel olan köyünü ne kadar çok sevdiği, türlü güzellemelerinden belliydi Faruk’un. Ancak ara ara “kendimi bildim bileli o köy bana dar gelirdi, sığmazdım” diye eklediği de olurdu. Köyünün kabına sığmamakta haklıydı Faruk, çünkü ilkokul öğretmeninin, okumayı öğrendikten sonra eline verdiği ilk kitapla başlayıp, sonrasında ne bulmuş ise okuyan biri olmuş hayatı boyunca. Okuduğu tüm o kitaplarla birlikte bir sürü farklı insan tanımış, bir çok yer gezmiş sayfalar arasında, bir çok yeni hikayeye yer vermiş zihninde. Ki zaten, konuşmasındaki dinginlikten, her söylediğini bir gerçeklikle ispat etmesinden, unuttuğum ve o kullandığı zaman kelime dağarcığımın derinliklerinden bularak hatırladığım kelimelerden kolayca anlaşılıyordu bu. Dolu doluydu Faruk.

Ancak gel gör ki okula devam edemediği ve diplomaları olmadığı için tüm resmi ve gayri resmi kurumlar için cahil biri olarak kalmış her zaman Faruk ve Faruk’un köyü ne kadar güzel olsa da, adetleri de doğası gibi sert ve acımasızmış. Bir kadını sevip evlenebilmek için varını, yoğunu, davullu, zurnalı bir ayin eşliğinde ‘Gelenek Görenek‘ tanrısına adak olarak sunması gerekiyormuş. Zaten bu da bahanesi olmuş Faruk’un köyünden ayrılması için.

Onca kitap okumuş olmasına rağmen, yinede genlerine kodlanmış olan üreme ve türünü devam ettirme güdüsüne yenik düşen Faruk, oldukça zorlu bir süreç olan üreme eylemine onu ikna edebilmek için zihninde sürekli olarak canlanıp duran, sevdiği, anlaştığı bir kadınla aynı evde yaşlanana kadar mutlu mesut yaşama hayallerine, yani aşk dürtüsüne kanmış en sonunda. Başlık parası vermek kafasına hiçbir zaman yatmamış evet ama iki kişilik bir hayat kurmak için yinede para gerekiyormuş ve Faruk birkaç parça eşyasıyla birlikte, ‘kimin kime gücü yeterse’ kuralıyla işleyen şehrin yolunu tutmuş.

Çok çalışmış. Hep çalışmış zaten. Daha çocukken bile bağlarda, bahçelerde mevsimlik köle olarak hizmet vermiş tarıma. Şehre gelince de inşaatlara düşmüş. Yine çok çalışmış. Hep çalışmış. Sonra bir gün, sadece tek bir kez kendini düşünmüş Faruk. İlk kez kendi için bir şey yapmaya karar vermiş 21. yaş gününde. Sonra ise hep topallamış. Gurur yapmış, köyüne dönememiş. Detaylarını Faruk için yazdığım şiirde vereceğim merak etmeyin.

Asıl mesele şu ki; ben çok uzun zamandır.., yani sokaklarda, oralarda bir yerlerde gerçek hayat hikayeleri olduğunu öğrendiğimden bu yana, izlediğim hiç bir filmden keyif alamıyorum. En iyi oyunculukların dahi bir rol olduğunu bilmek tüm film izleme keyfimi kaçırıyor. Benim gibi gerçek film severlere selam olsun.

Gelelim Faruk’a. Madem dinledik, aynı şarap şişesini paylaştık birlikte, ben istedum ki Faruk’un hikayesi kaybolmasın. Bir yerlere not düşülsün, bilinsin istedim ve bu filmin bir şiirini yazmaya cüret ettim…

Gururlu Pavyon

Yelkovanın, toz kaldıran gelişinden aldı cesaretini, ağır ayak, korkak akrep.

Usulca belinden soktu gecenin on ikisini.

Ayakkabılarının fakirliğini silmeden girdi yirmi birinden içeri, 

.. uzun boyunun başını eğen uzun boylu adam, 

.., uzun boyunun mecburi selamını verirken.

Belinden yukarısıyla aşağısı aynı anda felç oldu yirmisinin, öldü acı çekmeden. 

.., ölen yaşının göğsüne, boylu bir selvi dikildi, 

.., yaş mezarlığına kendini gömerken.

Yirmibiri, baştan aşağıya yabancıyı süzdü, 

.., kardeşi yirminin yasını tutarken. Suçu akrebe attı, sövdü.

Zaman üzerine alınmadı, 

.., kim ne derse desin giderken…

Kazma-kürek sapı giydirmişti ellerinin çelik nasır yeleğini, 

.., hiç çıkarmazdı kuşamını, 

.., eline hiç kıymık işlemezdi.

Bıyıklarıydı efendiliğinin tek başı bozukluğu…

Babası.., çizgisiz deftere, gönülsüz veresiye veren gönlü zengin, toptancısı zalim bakkaldı.

Annesi.., sakatatı ucuz, eli-satırı kanlı, vitrini butlu-puslu, kapısı kedili-kasap.

Muzu yurduna kaçak mülteci, gözüne meteliksiz pahalı, pırasası cebine taze manavdı.., Biraderi…

Mahallesinin, sadık silahşörüydü selam vuruşmalarında,

.., ve ondan hızlı çekilemezdi hiçbir “selamün aleyküm” 

.., mahalle yokuşunda, 

.., sokak bitişinde, 

.., köşe kahvesine girişinde.

Gündüz sevenlerin, gece ayrı evlerde ayrı yatak açtığı kıdemli komşuydu, 

.., yalnızlığına tek kişilik yatarken…

Hasretinin midesini hatırla doyururdu, 

.., gurbetin zulümkar masraf toplayacılarından gizli gizli para biriktirirken.

Biraz daha üşüyebilirdi mesela.

Biraz daha bükülebilirdi beli.

Bir kez daha kaşından dudağına düşebilirdi teri.

Az daha sıkabilirdi.., ikisi kırık, biri firar, biri faili meçhulden sonra kalan yirmi küsür dişini…

Yine bir gece, ayak bileği manzaralı odasının perdesini açtı, beleş sokak lambasının ışığına, 

.., karanlığına devletten fayda tuttu.

Bir dostunu aldı, oturttu kucağının diz-kasık bayırına.

Terbiyesinin zıttına gidip odanın loşluğuna siktir çekti gözleri.

Sonra hemen tövbe edip, satırların hoşluğana biraz daha eğilmekte buldu çareyi.

Bambaşka bir dünyanın keyfini sürerken, İki sarhoşun sesi zorbalık etti, 

.., dostuyla muhabbetinin karın boşluğuna.

Bir üstü ekmek kırıntılı masaya vurdular anason bedenlerini, 

.., odasının içinden geçerken.

Bir zulasında tahta parçası kalmamış mahçup, soğuk sobaya, 

.., gözleri okuduğu son satırı seçerken.

Sarhoşlardan en sarhoş olanı; cümlesinin direksiyon hakimiyetini kaybedip, kulağının şarampolüne sürdü kontrolsüz ereksiyonunu.

Ne manitaydı bee” dedi.

Kulak zarına çarparak duran kelimelerin yardıma koşmadı adam, 

.., insanlık vazifesini yapmadı.

Fırsatçı şeytan, göz bebeğiyle iş birliği yaptı adamın.

.., ihanet etti. 

“Bir daha mı geleceğim dünyaya” yazan satırı gördü bir tek. 

.., sanki ışık tutuldu, 

.., üstü silindi,

.., sanki parıldadı.

Yastığının altına dostunu koydu adam, üstüne başını, 

.., yattı.

Gelmeyen uykusunun gözü önünde bir kadın düşündü, 

.., yatağına sırnaştı, 

.., yorganına sokuldu.

Döne döne uyumadığı sabaha uyandı sonra adam, 

.., tahta parçasız sobası halen mahcuptu, 

.., odası, ayakbilekli sokaktan daha soğuk ama içi hiç olmadığı kadar sıcak.

Lacilerinin askı façasına nemli tülbent attı adam.

Sahanda yumurta tavasının ısıttığı dibinden ütü yaptı.

Üç kurşun yemiş gömleği, manşet yetmezliği yaşayana organ verdi, 

.., fakirlik utancından evi terk etti.

Arzusu heyecanına omuz verdi, içinin avlusunda volta atarken.

Sabrı son damlayı bile bile bardağa aldı, yere taştı.

Gelmez dedikleri akşam geldi.

Umuduna birikmişinin hayalden düğün vadesini bozdu bir miktar.

‘Bir daha mı geleceğim dünyaya’ taksi çağırmaya koştu.

Ya yetmezse param’ taksimetreye gurur yaptı, açtırmadı…

Kolpa şöför, adamın karambole gidişine arkadan tekme attı.

Gururlu pavyonun tam kapısında, firenin göğsüne tabanıyla kalçadan vurdu şoför. 

Fren sesine kulaklar dikildi, 

.., üç kuruşluk adama beş kuruşluk uçucu nam verildi.

Gururlu pavyonun tasmasız fedaisi, bir çift sinsi el görevlendirdi, 

.., boydan boya iffetini kolaçan ederken.

Adamın, ‘bozulmasın ütüm’ tedirginliğini silah cesareti zannetti.

Acemiliği, içindeki türk filmini konuşturdu; ‘hancı bana kadın ve şarap getir’ diye bağırmak istedi.

Garsonlar ise, ağzından mahcupluğu koluna takıp çıkan kısık sesiyle ‘uygun bir masa var mı’ ricasına koşturdu…

Hayatının ilk yirmi bir gününde bir delikanlılık yaptı, 

.., adını bilmediği mezelere soğuk, susuz rakı açarken.

Masasına gökten bir melek düştü sonra,

.., rakı şişede pusuya yatarken.

Aklı-fikri geceyi erken bitirdi, 

.., hesabı adama yıkıp, mekanı sinsice terk ederken…

Bir kadının elleri nasıl daha sıcak olabilirdi,

.., atlet izli, amele sırtını yakan şakacı güneşten.

Bir kadının dudakları nasıl daha tatlı olabilirdi,

.., kaçak mülteci muzdan.

Bir kadının gözleri nasıl daha anlamlı bakardı,

.., veresiye günü gelen baba bakkaldan.

Bir büyük rakı nasıl bu kadar cesur olabilirdi,

.., gece sokak gezmelerine çıktığında, topuklarını uyku saygısına vurmadan yürüyen kendisinden.

Ve bir gururlu pavyon meleğinin, bir yalan gecelikli lafı nasıl basardı hamlesinin tetiğine arsızca.

O zaman götür beni buradan yiğidim”

Hangi okuduğu kitaptaki kabadayı kalktı o masadan.., elinde kadının bilezikli bileğiyle.

Hangi bilmediği makamdan attı o narayı.., ilk kez o kadar çok insan aynı anda ona bakarken.

Hangi kadehte.., sişedeki duruşunu bozdu, içindeki yakan-yıkan rakı.

Hangi tasmasız pavyon köpeğinin.., ruhsatsız silahından çıkan başı boş mermi,

.., dizinin ön kapısından girip arka kapısından çıktı.

Annesi öpse, geçer mi?

Babası duysa, buna kızar mı?

[url=https://hizliresim.com/Av5AAs][img]https://i.hizliresim.com/Av5AAs.jpg[/img][/url]