Jojo Rabbit Film İncelemesi

‘HADİ TOPARLANIN ÇOCUKLAR, ŞİMDİ BİRKAÇ KİTAP YAKMA VAKTİ!’

JOJO RABBIT – FİLM İNCELEMESİ

Absürt unsurlar, uzun yıllardır komedi filmlerinde kendilerine yer buluyorlar. Jim Carrey, Adam Sandler, Steve Carell gibi önemli aktörler uzun yıllardır bu unsurları içeren filmlerle karşımıza çıktılar zaten. Ancak Taika Waititi, Jojo Rabbit’te sadece absürt unsurlarla bir komedi yaratmaya çalışıp basite kaçmak yerine, diğerlerinden farklı olarak komediyi toplumsal, dramatik, politik ve hatta psikolojik olarak olağanüstü bir şekilde baştan yaratmış ve sanki yepyeni bir türmüş gibi filmine aktarmış. Jojo Rabbit gerek çok başarılı oyuncuları kadrosunda barındırmasıyla gerek başarılı senaryosuyla gerek de usta yönetmenliğiyle kesinlikle 2019’un en başarılı filmlerinden biri olarak kayıtlara geçmelidir.

Filmi inceleme boyutunda önemli birkaç çok önemli nokta var aslında, bunlara yeri geldikçe sırasıyla değineceğim ama öncelikle filmin konusundan başlayalım.

Kahraman Hitler

Filmimiz İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesinden ve Almanlar’ın büyük bozguna uğramasından öncesini anlatıyor. Başroldeki yalnız ve küçük dostumuz Jojo (Roman Griffin Davis), İkinci Dünya Savaşı’nda başarıyla yapılan Nazizm ve Hitler propagandaları sebebiyle olsa gerek, kendi kafasında hayali bir arkadaş olarak yaratıyor ve yarattığı arkadaş da bugün bile utanç duyarak andığımız, sayısız insanın vahşice ölmesinden sorumlu olan Adolf Hitler. Tıpkı Adolf Hitler (Taika Waititi) gibi bir kahraman (!) olmanın hayaliyle yanıp tutuşan, ‘ari ırkın kusursuz temsilcisi ve iyi bir Alman’ olan Jojo’nun hayatı, annesi Rosie’nin (Scarlett Johansson) evde Yahudi bir kızı, Elsa’yı (Thomasin McKenzie) sakladığını öğrenmesiyle tamamen değişiyor.  Kendisini bir Nazi olarak tanıtan ve Hitler yolunda gerekirse ölebileceğini varsayan Jojo’nun, asıl hainin (!) annesi olduğunu öğrenmesinden sonra ise aslında yaşanan vahşetin, katliamın bir çocuğun gözünden nasıl gözüktüğünü anlama fırsatını buluyoruz. Elsa ile birlikte vakit geçirdikçe aslında kafasında sil baştan bir Yahudi portresi oluşmaya başlayan Jojo’nun, yaşanan vahşeti anlayana kadar kendi içinde yaşadığı duyguları ve farkındalıkları yeri geldiğinde kahkahalarla yeri geldiğinde ise gözyaşlarımızla izleme şansını yakalıyoruz. Filmin konusunu üstünkörü bir şekilde böyle anlatmam mümkün ama oyunculukların olağanüstü olduğunu yeniden belirtme ihtiyacı duyuyorum. 2019’da  yine Marriage Story filmindeki kusursuz performansıyla izleme fırsatı bulduğumuz Scarlett Johansson, 2018’de Vice filmindeki George Bush rolüyle beğenilerimizi toplayan Sam Rockwell, yine filmin başarılı yönetmeni Taika Waititi, Logan filminde Caliban rolüyle karşımıza çıkıp hepimizi heyecanlandıran Stephen Merchant gibi başarılı bir kadroya sahip film, bu saydığım isimlerinin hepsinin başarılı performanslarıyla kesinlikle benim favori filmlerim arasında kendine en üstlerde yer buldu bile. Şimdi konusunu anlattığıma göre birazcık da filmin bana anlatmaya çalıştıklarını veya benim anladıklarımı yazmak istiyorum.

Filmekimi’nde yayınlanacağını duyduğum zaman hiçbir beklentim olmadan bilet almıştım filme. Hatta öyle ki sabah seansına bilet almıştım, olur da uyanamazsam aşırı üzülmeyeyim diye. Ama filme girdiğim andan çıktığım ana kadar bir saniye bile yerimden kıpırdayamadım çünkü filmin hiçbir detayını kaçırmak istemedim. Uzun zamandır bu kadar kaliteli bir komedi filmi izlememiştim, kaliteli komedi bulununca da haliyle kahkahalarım dinmek bilmedi.

Taika Waititi, filmin hem yapımcılığını hem yazarlığını hem de yönetmenliğinde ipleri eline almış. Benim düşüncem şudur ki senaryo ve yönetmenlik eğer birbirine paralel ilerlemezse, o filmi izlemek bir süre sonra gerçekten büyük bir eziyet haline geliyor. Bu bahsettiğim paralel ilerleyişte sinemanın -kanımca- en başarılı isimleri Stanley Kubrick, Quentin Tarantino ve hiç şüphesiz Wes Anderson’dır. Waititi’nin ilk izlediğim filmi Jojo Rabbit olduğu için önceki filmlerinde bu durum nasıl oldu bir fikrim yok ama Jojo Rabbit’in senaryosunu çekimlerden önce okusaydım, kafamda canlanacak en kusursuz hali kesinlikle bu film olurdu.

Acıyı mizahla yatıştırmak

Adolf Hitler, tarihin görmüş olduğu en vahşi, en cahil ve en korkak karakterlerinden biri; buna kimsenin karşı çıkacağını düşünmüyorum. Milyonlarca insanın ölümüne sebep olmuş ve resmen dünyada yaşanacak bir ırk kavgasına zemin oluşturmuştur. Bu nedenle bir komedi filminin konusunun Hitler ve onun korkunç Nazi projesi olduğunu duyduğumda aşırı tuhaf gelmişti. İnsanların ölümü bir komedi malzemesi olabilir miydi?

Evet, olabilirdi. Çünkü bazı şeylerle baş edebilmenin en güçlü yollarından biri de aslında zekice kullanılmış mizahtır. Evet bahsi geçen dönem bir vahşetten ibaret, bu doğru ama Waititi aslında mizahı bir araç olarak kullanıyor. Bizi aşırı zekice kurgulanmış bir filmle, dönemin doğrudan bir parçası kılmadan, Adolf Hitler’i bir komedi unsuru olarak kullanarak başarıyor bunu hem de. Jojo aslında sadece fikirsiz, Hitler hayranı bir Nazi’den ibaret değil. Jojo, aslında ‘kim iyiyse ben oyum’cuları, ‘kim güçlüyse benim yanım orası’cıları temsil ediyor. Bence çocuk aklı ve çocuk gözünün kullanılmasının en büyük sebebi de bu. Gençlik kollarında bir tavşanı öldürmesi istendiğinde kıyamayıp öldüremeyen, bunun vahşet olduğunu bilen bir çocuk, nasıl olur da Nazileri destekliyor olabilir ki? Filme adını veren tavşan figürünün de kullanılmasının sebebi buydu bana göre. Annesi Rosie, kendi çocuğuna karşı çıkıp suçsuz bir Yahudi’yi evine alarak, her kötü dönemde çoğunluğa göre değil de doğru olduğuna inandığı değerlere göre hareket eden cesur insanları temsil ediyor mesela.

Tüm yazıyı bir cümlede özetlemem gerekirse; Jojo Rabbit, mizah ve komedinin zekice ve ustaca işlendiği, olağanüstü bir hikayeye sahip, kusursuz oyuncuların kusursuz oyunculuklar sergilediği ve aslında bizim, tüm insanlığın gerçeklerini bizleri güldürerek -gerektiğinde de ağlatarak- yüzümüze yüzümüze vuran, müthiş bir film.