Katre-i Matem: VERA

CUMHURBAŞKANI

– Sevgilim! Hayatım… Hadi kalk! Kahvaltı hazır herkes seni bekliyor.

– Ama… Ama, sen…

– N’oldu yoksa beğenemedin mi beyefendi?

– Ama, şimdi, sen… Beğenmemek ne kelime… Kelamlarım kifayetsiz letafetine… Vera, sensin değil mi?

– Benim sevgilim. N’oldu betin benzin atmış?

– Oh be! Çok, çok kötüydü. Buralardan hiç gitme buralar gitsin sen gitme olur mu?

-N’oluyor anlamadım ki. Nereye gideyim? Niye gideyim? Yârsız yer gurbettir kalbime.

– Kaçmakta yok! Söz mü?

– İnsan gölgesinden kaçabilir mi hiç. Söz… Çalışmak sana yaramıyor sevgilim. N’oldu atlar mı kaçırdı yine beni?

– Ah, bu sefer atlar kaçırmadı. Sen aklımı kaçırdın. Öyle ki kalbimden kapı dışarı çıkmaz oldun. Sen, bensizdin ben kocaman bir sensizlik içinde biçareydim.

– Ah, kötü bir rüyaydı işte sevgilim. Bak buradayım, geçti… Hem mesafeler kimin umurunda bir nefes kadar uzakta olana. Sabah başucumda şiirini buldum. Uyurken bir insan bu kadar mı özler sevdiğini?

Vera’nın uzattığı kağıda baktı. Geceyi sabaha katmasına sebep olan o şiirdi.

– Ben bi-günahım sevgilim. Bakışlarının rayihası kelamlarıma kadar sindi. Yazmamak gözlerine ihanet olurdu. Sana layık değiller ama…

– Beni hep şiir gibi sev olur mu?

– Şiir gibi sevmek… Gibisi fazla şiir sevmek seni sevmektir zaten….

– Süreya gibi özlemişsin demek:

 

Dokunulmasa da,

görülmese de;

kalpte yer verilir bazısına…

Nedensiz!

Sen…

Aklım ve kalbim arasında kalan,

en güzel çaresizliğimsin!

Gerçi…

Aklıma bile gelmiyorsun artık,

o kadar kalbimdesin ki!

Gözlerinin…

Gözlerinin kahvesinden koy ömrüme…

Kırk yılın hatırına,

sen kalayım…

Sevmek…

Ne uzun kelime!

                  Cemal Süreya / Sevmek Ne Uzun Kelime

Vera şiiri okuduktan sonra yüzünde açan tebessümlere engel olamadı.
– Sevgilim çok incesin!

–  Bak şu yedi tepeli şehire… Bir tebessüm bahar getirdi zemherideki kalbime… Sayem, ukdem, vuslatım, bahtım, bağım, Bağdatım, yarım, yârim, yarınım… Hayatım, ömrüm, bugünüm, gülüm, benim gülen gülüm… Sabahım, akşamım, güneşim, kederim… Benim keder içindeki kaderim! Kaşı yayım, baharım, varım, varlığım… Medet ey sultanım! Sensiz biçare bedbahtım…

Vera’nın gözleri dolmuştu. Ağzını bıçak açmadan öylece bakıyordu. Gözlerinden bir damla yaş süzüldü.

–  Ah, ama ben yüzme bilmem Vera. Gözlerinden düşen tek katrede boğulurum.

– Seni seviyorum!

– Ben de seni seviyorum. Kahvaltıyı unuttuk. Hadi doğru aşağıya…

– Tamam.

Elini yüzünü yıkayıp üstünü değiştirdikten sonra mutfaktaydı. Maaile sofradaydı. Kaderim, bahtım dediği kızı Sitare, canından önce gelen cananı Vera, sevimli dostu Paşa… Hepsi yanındaydı.

– Günaydın babacığım!

– Günaydın günüme anlam katan, günümü aydınlatan bahtım!

Gözleri Veradaydı. Bir an olsun ayırmıyordu gözlerini sevdiğinden. Bir an irkildi Vera.

– N’oldu sevgilim?

– Üşüdüm sanırım.

– Aşkımı al üstüne ısınırsın.

Vera gülümsemekle yetindi. Masaya oturdu ve önündeki menemenden bir çatal aldı. Sitare babasına çayını getirdi sonra babasına dönerek:

– Baba, baba… Babacığım… Hadi kalk!

– Nereye kızım?

– Hadi kalk! Hadi… Baba, baba… Babacığım…

İrkilerek uyandı. Her yeri ağrıyordu. Hava sanki geceden kalmaydı.

– Kızım! Annen nerede?

– Annem gitti ya baba.

– Gitti mi? Bana sözü var. Nasıl gider? Gitmez, gidemez… Aşağıdadır o ben bir bakayım.

– Baba dur bekle!

Sitareyi dinlemeden apar topar yatağından kalktı. Sitare yetişmek istese de nafileydi. Merdivenleri kaçar kaçar indiğini bilmeden kendini bir anda mutfakta buldu. Çayı, menemeni hazırdı ama Vera ortalarda yoktu. Mahmurluktan ayılan akılı kederini anımsadı. Olduğu yere çöküp ağlamaya başladı.

Annen geldi kızım. Biliyor musun hâlâ çok güzeldi. Gerçi her zaman güzeldi de…

– Annemi mi gördün?

– Evet! Ona bir şiir bırakmıştım ya hani. Onu bulmuş. Okuduğunu biliyordum.

– Annem şiirlerini hep okurdu. Nasıldı, mutlu muydu bari?

– Mutluydu ama üşümüş biraz.

– Sarılsaydın.

– Aşkımı al üstüne ısınırsın dedim.

– Peki annem ne dedi?

– Gülümsedi. Sadece gülümsedi…

– Babacığım. Gördün mü bak gülümsemiş. Gül artık asma suratını, sil gözyaşlarını… Biliyorum acın taze, tarifsiz. Ama kader işte kimi zaman içten bir tebessüm kimi zaman en derin keder. Eminim annem de seni çok özlüyor ve sana hâlâ bir nefes uzakta. Sabredelim olur mu?

–  Olur kızım.

– Hadi sen kahvaltını yap ben de o arada dışarıdaki birkaç işimi halledeyim. Sen anneme gideceksin sanırım, orada buluşuruz.

– Annene neden gideyim?

– Hadi ben çıktım. Görüşürüz!

Kapı sesi duyuldu. Paşaya mamasını koydu.

– Paşa, anne nerede?

Kedi ahşap altın kakmalı vestiyerin üzerindeki resime bakarak miyavladı.

– Aferin benim oğluma! Ben anneye gideceğim sen uslu uslu dur olur mu?

– Miyav!

Masayı öylece bıraktı. Odasına çıktı. Masanın üstündeki şiiri aldı. Sakallarını düzeltmek için banyoya girdi. Basiretsizliği suretinden anlaşılıyordu. Sakallarını düzeltti. Elini yüzünü yıkadı, saçlarını taradı. Dolabındaki siyah kruvaze takımını almak için dolaba yöneldi. Bu takım Veranın son armağanıydı. Şiiri ceketin cebine koydu. Çiçek hanıma çiçeksiz gidilmezdi. Arka bahçeye gidip çiçek hanıma mor ve kırmızı karanfil topladı. Gül kurusu bir tüle sarıp güzel bir buket yaptı. Artık tamamen hazırdı. Ağır adımlarla evden ayrıldı. Dışarıda kasvetli ama soğuk bir hava vardı. Ah, İstanbul beyaza bürünmüştü.  Birkaç adım ötedeydi Vera. Ondan uzağa gidilmezdi. Onsuz hiçbir yere gidilmezdi. Adımları aşkına yaklaştıkça ağırlaştı. Aşkı arttıkça acısı da katlandı. Gözyaşlarını tutamıyordu. Sonunda başucuna geldi.

– Vera! Üşüdün mü sevgilim?

Mezarın üstündeki karları nazikçe temizledi. İncitmek istemiyordu sevdiğini. Paltosunu çıkardı ve mezarın üzerine örttü.

– Burası çok soğuk değil mi sevgilim. Hadi evimize gidelim. Üşüteceksin bak, çok soğuk burası.

Elleriyle toprağı avuçladı.

– Bak ellerinde üşümüş sevgilim. Hadi kalk! Evimize gidelim… Ah, bu koku…  Gül kokardı ellerin, toprak kokusu genzimi yakıyor! Hey! orası gurbet! Sen buralısın. Dön artık bitsin bu sıla.. Lütfen kalk! Nasıl girdin sen oraya? Orası çok karanlık. Karanlıktan korkarsın ki sen! Vera! Hadi evimize gidelim. Hani gitmeyecektin? Hani insan kaçamazdı gölgesinden?

Çocuk gibi ağlıyordu. Çok sevmişti onu. En büyük hayaliydi. Yıllar boyunca beklemişti. Bir ömür daha beklerdi. Cebinden mi eksilecekti sanki? Biraz vakit geçince sakinleşti. Hıçkırıkları dinmiş, yağmur sonrası açan güneş misali gülmüyor ama ağlamıyordu da…

– Bugün özel bir günmüş sevgilim. Seninle olan her gün özeldi de sensiz günlerin bir güzelliği kalmadı. Biri diğerinden farksız tıpkı gündüzle gece gibi. Gün de doğmuyor pencereme. Günaydın demiyorsun diye gün doğmayı bıraktı. Benim güneşim sendin unuttun mu? Senin aydınlığında gün ağarırdı. Zaman… Sensiz geçen geri gelmeyecek en değerli hazinem… Sensiz geçmiyor yok öyle bir şey. Sen gittin gideli bir bozuk saat misali aynı vaktin esiri kalbim. Sensizliğe sen kala…  İnsanlar ne kadar sağır biliyor musun? Aşkı  günlerde arıyorlar güllerde aramak yerine.  Biz aşkı bir kalbe sığdıramazdık baksana bir güne sığdırmışlar. Ne kadar da sığlar, sağırlar… Sana yazdıklarımı kızın okuyor şimdi.  Hayalimiz gerçek oldu. Sevmeyi öğretecektik ya hani çocuklarımıza. Paylaştıkça çoğalırdı değil mi sevmek? Öyle bir bağdır ki sevgi koparmaya ölümün bile gücü yetmez. Kilometrelerle değil nefesle ölçülür sevgi. Emekle büyütülür. Aşkla emekler sevmekle yola revan olur gönül. Yol meşakatli olsa da yârla bir olanın yarını aydınlıktır. Hem en uzak mesafe…

– Bir nefes kadardır sevene. Babacığım. Ben geldim. Anne… Hayatımda eşi benzerine az rastlanır bir sevgiye tanık oldum… Sen çok temiz kalpli bir adama rast gelmişsin şu kısacık hayatında. Seni hâlâ çok seviyor. Baba… Ben bu hisse yabancıyım. Evlat acısı anne babaya en büyük acıdır. Peki bu tarifsiz acının tasviri nasıl olur?

-Tasvirsiz bir acıda tarifsiz bir sevda Vera. Evlat acısıyla kıyaslanmaz muhakkak. Bu başka bir acı Sitare. Çiçekler, renkler, şarkılar vardı. Tüm kainat damarlarımızda dolaşırdı. Öyle bir seslenirdi ki,  bülbüller hicap ederdi ötmeye lal olurdu. Ah sureti… Şu gölgeler diyarına düşmüş cennetten bir katreydi meleğim. Öyle bir parlardı ki gecemi gün ederdi gözleri… Kelimeler, anlamlar, şiirler, kafiyeler vardı. Öyle kalptendi ki sözleri sağ yanımdaki melek bilmezdi ki yazsın, sol yanımdaki şeytan bilmezdi ki bozsun. Şimdi hiç renk yok…

– Baba. Sanırım ben çok üşüdüm.

– Hadi sen eve git kızım. Ben de birazdan geleceğim.

– Tamam babacığım. Çok geç kalma ama olur mu?

– Tamam kızım geç kalmam.

İkindi yerini akşama bırakmaya hazırlanıyordu. Tüm İstanbul kızıla boyanmıştı.

– Bak sevgilim bir gün daha ebediyete batıyor sensiz. Bir gün daha yaklaştım sana. Yarın yine geleceğim, sonra yine ve sonra yine… Toprak, ağaçlar, kuşlar susmayın gelecek deyin! Elbet bir gün gelecek… Yandım aşkın uğruna küllerim savruldu. Kalbim hâlâ ilk günkü gibi çarpıyor sen diye. Sahi çapıyor mu hâlâ… Sağ yanımdaki melek sol yanımdaki şeytan neredesiniz duyun sesimi. Yetiş ya Rabbi! Durduramıyorum ölümü… Sevgilim ben seni bir an değil her anımın içindeki anda sevdim. Seni bir ömüre sığdıramazken nasıl sığdırabilirim sevgini bir günüme. Sevgin değil kederin sığdı  kısacık ömrüme…

Tutsan da yarının  elinden gelsen! Gelip de zemherime cemre gibi düşüversen. Tebessümünden toplasam ya papatyaları. Taç yapsam bahar kokan saçlarına. Sahi, papatyanın bir yaprağı daha olsa gelir miydin? Sana da kırgınım papatya. Bir yaprağa sığdıramadın vuslatı? Ama sen de haklısın ömüre sığmayan bir yaprağa mı sığar hiç… Baş ucuna bırakıyorum bu şiiri de. Evet! Süreyadan yine. Seni çok özledim.
Şimdi açsam pencereyi beklesem,
sen gelsen…
Olmaz ya;

hani geliversen…
Hiç bir şey sormasan…
Hiç bir şey söylemesen…
Sussam…
Sussan…
Sussak…
Susuşların anlattığını dinlesek,
sırt sırta otursak,
katılasıya ağlasak,
Sormasak birbirimize sebebini…
Sarılsam.
Sarılsan.
Sarılsak.
ve yine hiç bir şey konuşmasak,
ama anlasak,
ne vardı sahi,
olmaz ya;
hayal ya;
Hani diyorum olsa ne vardı…       Cemal Süreya/ Sen Gelsen