Kırmızı Oda

Senaryosunu Banu Kiremitçi Bozkurt’un kaleme aldığı, yönetmenliğini Cem Karcı’nın üstlendiği OGM Pictures imzalı dizi, yayına girdiği ilk günden beri gündemdeki yerini koruyor.

Dizi, Psikiyatr Gülseren Buğdaycıoğlu’nun kitaplarından uyarlanmış. Dizide Binnur Kaya’nın canlandırdığı psikiyatr, Gülseren Buğdaycıoğlu’nun ta kendisi.

Dizi bu kadar gündeme gelince, elbette onu ortaya koyan insanlar da merak konusu hâline geliveriyor. Özellikle bazı sitelerde, sosyal medya ortamlarında Gülseren Buğdaycıoğlu hakkında çeşitli spekülasyonlar dönmeye başladı bile.

Psikiyatr Gülseren Buğdaycıoğlu

Özellikle bir psikiyatrın danışanlarıyla arasındaki bağı asla açık etmemesi kuralı, dizide de görüleceği üzere ihlal edilmiş durumda. Çalışanlarını haksız yere işten çıkardığı da başka bir polemik konusu. Seans başına aldığı para da birilerini rahatsız etmiş ya da kıskandırmış görünüyor.

ANCAK…

Ülkemizde metin okuma işi başlı başına zaten bir sorun. 2006 yılında Orhan Pamuk Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldığında kimse onun edebiyatından, üslubundan, romanlarında kullandığı dilden, yaratıcılığından, vermeye çalıştığı mesajlardan bahsetmedi. Herkes “olay” odaklı okuma yaptığı için, Orhan Pamuk’un özel hayatı ve ideolojik yaklaşımına odaklandığı için eserleriyle ilgili nesnel bir değerlendirme maalesef yapılamadı.

Keza Perihan Mağden “Ali ile Ramazan” romanını yazdığı zaman da toplum, onu insanları eşcinselliğe özendirdiği, rezil birtakım olayları paylaştığı için kınadı, eleştirdi hatta hakaretlerle örülü bir düzine laf etti.

Mevzu konu mu yoksa Türk toplumuna verilmeye çalışılan mesaj mı?

Dizide elbette hepimizi etkileyen olaylar var. Bunların başında çocukluğundan beri şiddete maruz kalmış, sevgisiz büyütülmüş “Alya” karakteri, kendisi çocuk olduğu hâlde önce kardeşlerine sonra da kendi evlatlarına sevgisiz bir ortamda bakmak zorunda kalmış “Meliha” karakteri ve elbette çocuk gelin “Selvi”nin hikâyesi… ön plana çıkıyor.

Bunlar, Gülseren Buğdaycıoğlu’nun gerek kendi danışanlarından esinlenilmiş olsun gerekse kurgu ürünü olaylar olsun Türkiye’nin gerçeğidir. Yapılan işin etik olup olmadığı bir kenara bırakılacak olursa, dizinin vermeye çalıştığı mesaj oldukça net ve başarılı:

“Sevgisiz bir ortamda, şiddet eğilimli bir ailede büyüyen herkes, ilerleyen dönemlerde birtakım psikolojik sorunlarla karşılaşmaktadır.”

Gülseren Buğdaycıoğlu’nu topa tutmadan evvel dizinin önermesine dikkat etmek, şiddetin her türlüsüne karşı çıkmak, özellikle çocukların ve kadınların sevgisiz ortamda büyüdükleri zaman toplumun temeli olan aile yapısının sarsıldığına dikkat çekmek hepsinden daha doğru olacaktır.

Alya

Gülseren Buğdaycıoğlu’nun seans başı aldığı para bizi ilgilendirmez kanaatindeyim. Özel bir klinik işlettiğine göre buraya dileyen gidecek, dilemeyen gitmeyecektir.

Mesleki etik dikkate alınırsa, bazı durumlarda bunların delinmesinin ve toplumun gözü önüne isim verilmeden serilmesinin faydalı olduğu da aşikâr.

Meliha

Ülkemizde çocuk gelinler, henüz el kadarken şiddete maruz kalmış, gram sevgi olmadan büyütülmüş gençler, erkek egemen dünyanın kadını ve çocuğu mal gibi gören yaklaşımı, diyalog olmadan süren ilişkiler, aile baskısıyla evlendirilen insanlar, boşanmış aileler, ortada kalmış çocuklar, aklını yitirmiş kadınlar alenen ortadayken ve bunlardan ders çıkarmamız beklenirken odaklandığımız yer içler acısı.

Alya’nın öyküsü ister gerçek olsun ister kurgu… Öğrenmemiz fena mı oldu?

Meliha’nın yaşamı ister gerçek olsun ister kurgu… Farkına varmamız fena mı oldu?

Çocuk Gelin Selvi’nin 35 yıl çektiği çile ister gerçek olsun ister kurgu… Gün be gün yaşadıklarına şahit olmamız fena mı oldu?

Selvi

Garip’in hikâyesi… Dış dünya tarafından batakhane işleten, duvar gibi bir suratla gezen ama içinde sevgiye aç bir çocuğu barındıran o dağ gibi adamı tanımamız fena mı oldu?

Tüm bunlar yerine zengin oğlan fakir kız dizilerine ya da hiç bitmeyen mafya dizilerine mi odaklanalım? Bir kere de ortaya konan kaliteli bir işi takdir etme cesaretini ne zaman gösteririz? Bu aptal romantik eleştiri hastalığından ne zaman kurtuluruz? Buna da Binnur Kaya’nın canlandırdığı karakterin ağzıyla yanıt verelim:

Hayat…”

Küçük bir kıssa ile yazımızı bitirelim:

Bir gün bir öğretmen tahtaya, yukarıdan aşağıya on çarpma işlemi yazar. Bunlardan ilkinin sonucunu bilerek yanlış yazıp kalan dokuz işlemin sonucunu doğru yazacaktır. Öğrenciler ilk işlemin sonucunun yanlış olduğunu görünce gülmeye başlarlar. Hiçbir öğrenci kalan dokuz işleme odaklanmaz. Öğretmen bir süre öğrencileri süzdükten sonra onlara şöyle der:

“Gençler, işte hayat da böyledir. Kimse sizin 9 doğrunuza odaklanmaz. Herkes o tek yanlışınıza odaklanıp sizi yargılayacaktır. Siz siz olun, kişiyi tek yanlışıyla yargılayıp geri kalan doğrularını görmezden gelmeyin.”

2020’nin bana kattığı en güzel empati yöntemlerinden biriydi “Kırmızı Oda” Hayretle, hüzünle, bazen nefretle izledim. Yanlışları atlayıp topluma vermeye çalıştığı önermeye odaklandım. Benim için muhteşem bir dersti. Emeği geçenlere kendi adıma teşekkür ederim.