Kulak Gerçeği Anlarsa Gözdür!

“Kulak eğer gerçeği anlarsa, gözdür.” dedi Heybet Efendi. “Benim kulaklarım göze döndü, şimdi karar sizindir.”

Kadı Efendi, önündeki rahlede duran Kur’ân-ı azîm’üş-şân’a baktı. Sağ eli kutsal kitabın üzerinde duruyordu. Heybet Efendi’nin bu lafını sindirdiği anda, bir kora değmişçesine irkilip elini kutsal kitabın üzerinden çekti.

Kadı Zeynel Efendi, 18 yıldır şu beldede adaletin tecellisi için gece gündüz çalışmış, hak din İslam üzere adaletin kılıcını elinde tutmuş, hem örfe hem de şeriata uygun kararlar vermiş, verdiği kararlarda kimse onun terazisinin şaştığına tanık olmamıştı. Bu dava, onun şimdiye kadar gördüklerine hiç benzemiyordu. Bu kez ya terazisi şaşacak ya da kadılık hayatı son bulacaktı.

Düşünmeli, tefekkür etmeli, emsal davalara bakmalı, en nihayetinde de vicdanına göre hüküm vermeliydi. Şeriatın kestiği parmak acımazdı, amenna lakin şeriatın hükmü uygulanacaksa, kesilecek parmak bu adamın değil, onu bu duruma sokanların parmakları olmalıydı. O parmak sahipleri bir bir gözünün önüne geldiğinde içi daralır gibi oldu. Alnında boncuk boncuk biriken terleri, üzerinde adının harfleri işli mendiliyle temizledi. Kadı Zeynel Efendi’nin uzun süren sessizliği mahkeme salonundakileri de şaşırtmıştı lakin kimse davanın bir çırpıda bitmesini de beklemiyordu. Nihayet sessizliğini bozdu:

“Şeriat ne derse o olacak. Şeriat örften üstündür. Karar yarın kuşluk vaktinde ilan olunacak.”

Bizzat hüküm sahibi Sultan Hazretleri tarafından dava edilmiş, Kolağası Nizam tarafından derdest edilip zindana atılmış Heybet Efendi’nin davasıydı bu. Heybet Efendi, Üsküdar’ın yoksul mahallelerinden birinde, Kurban Nasuh Baba Camii-i Şerifinde imamlık eden bir zattı. Vaazlarında ettiği laflar fitneye neden olmuş, bu lakırdılar Padişah-ı din-î fenâ Hazretleri’nin kulağına kadar ulaşmıştı.

Heybet Efendi vaazlarında kötü giden her şeyi adaletsizliğe dayandırıyor, bunda da suçu din-i mübîn-i İslam’ın halifesi Padişah Efendimiz Hazretleri’ne yüklüyordu.

Ona göre balık baştan kokmuştu. Adil olması gerekenler adaleti görmezden geliyor; böylelikle mührü elinde tutan ekâbir kendi çıkarları dışında hiçbir şeyi görmüyordu.

“Aziz Cemaat, ben aciz bir imamım. Ben vazifemi ifa etmezsem, birileri gelir namazınızı kıldırır. Kimse gelmezse siz cemaat olur namazınızı kılarsınız lakin devlet erkânı vazifesini ifa etmezse bunun bedelini bugün olduğu gibi tüm insanlık öder. Hz. Ömer ibn-i Hattab’ın adaleti nerdedir? Hz. Resûl-i Zişân’ın (sav) halifesi uykuda mıdır? Onların kör gözleri halkı görmez mi? Secde yerine vardıklarında Rabblerinden utanmazlar mı?” minvalinde laflar ediyor; halk bu sözleri dinledikçe çarşıda, pazarda Heybet Efendi’nin ne denli haklı olduğunu konuşup bu sözlerin etkisini kulaktan kulağa yayıyordu.

Padişah Efendimiz Hazretleri, hazineyi ilgilendiren konularda Damadı Vezir Münir Paşa’nın sözünü dinliyor, mührü onun ellerine teslim ediyor lakin devletin hazinesi saraylara, tablolara, bahçe düzenlemelerine, Cuma selamlıklarına, düğünlere, eşe, dosta, onların konaklarına tahsis ediliyordu. Paşaların, beylerin, ağaların vergi borçları silinirken halktan alınan vergiler her kalemde artırılıyor; halkın omuzlarına yeni yükler biniyordu.

Devlet adamları kendi safında duranları kayırırken, eleştiri yöneltenleri çeşitli bahanelerle hedef gösteriyor; halkın içindeki kutuplaşma giderek büyüyordu.

Tüm bu yaşananlardan şeriata göre mesul tutulması gereken kişi de Padişah Hazretleri’ydi. Cuma günleri namaz çıkışında halk, arzuhallerini kapıcı kethüdasına iletiyor, sadrazamın bunlara yanıt vermesi bekleniyordu lakin kimse oralı değildi. Heybet Efendi, defalarca sadaret makamından ricacı olmuş, düşmüş halka yardım elinin uzatılması için elinden geleni yapmıştı.

İlk başlarda verdiği vaazlar yardımlaşma üzerineydi. Yüce dinimizin gereği üzere varlıklı insanlar senede bir defa mallarının kırkta birini zekât olarak ayırmalı, bununla da ihtiyaç sahipleri rahata kavuşturulmalıydı lakin artık eskisi gibi zekât veren de bulunmuyordu.

Tüccarlar fahiş fiyatlarla çarşı pazarda mal satıyor, kusurlu mallar bile insanların hem elini hem cebini yakıyordu. Eskinin payitahtı olan İstanbul, her köşede fırsatçıların kol gezdiği bir batağa dönmüştü. Zalimler ordusu, Müslim-gayrimüslim ayırt etmeksizin herkesin kursağındaki lokmaya göz dikiyor; ses çıkaranları da zındık, fasıt, mülhit, kafir ilan ediyordu. Paşalardan birkaçı, dönen çarka hizmet etmediği için iftiraya kurban gitmiş, Devlet-i Aliyye’ye ihanetle suçlanmış, kadı huzuruna çıkarılmadan kellelerinden olmuştu.

Heybet Efendi’nin tek suçu, bunları halkın karşısında açık bir şekilde söze dökmesiydi.

Kadı Zeynel Efendi, geceyi gözünü kırpmadan geçirdi. Vereceği karar Heybet Efendi’nin akıbetini belirleyeceği kadar kendi akıbetini de belirleyecekti. Uyku tutmayınca kalkıp abdestini tazeledi. İki rekat iltica namazı kılıp seccade üzerinde öylece tefekküre daldı. Heybet Efendi’nin bu sabah mahkeme salonunda kurduğu cümle kulaklarında yeniden yankılandı:

“Kulak eğer gerçeği anlarsa, gözdür. Benim kulaklarım göze döndü, şimdi karar sizindir.”

Bir hafta sonra sadaret makamından gelen yazıyla Zeynel Efendi kadılıktan azledildi. Hakkında çeşitli söylentiler çıktı. Yerine atanan Kadı Ârif Efendi, söylentileri inceledi. Hakkında davalar açıldı. Rüşvet aldığına dair yalancı şahitler hortladı. Devlete ihanet etmekle, Padişah-ı Rûy-ı Zemîn Hazretleri’nin adını ve Kur’ân-ı azîm’üş-şân’ı kendi kirli çıkarları için kullanmakla suçlandı. Bir cuma sabahı At Meydanı denilen yerde ibret-i âlem olsun diye dar ağacında sallandırıldı.

Heybet Efendi mi?

O zaten Kadı Zeynel Efendi’nin “suçsuzdur” kararının ardından daha evine bile varamadan ortadan kaldırılmıştı. Kimse akıbetinden haber alamadı. O karar bu karardır, kimse erkan-ı devlete bir daha bulaşamadı.