Nesiller Geçtikçe İnsan Daha mı Zeki Oluyor?

Kısa bir yanıt vermem gerekirse, hayır. Şimdi bunun nedenlerini konuşabiliriz.

Aslında psikologlar, bazı nedenlerden dolayı, geçtiğimiz yüzyıl boyunca ortalama IQ puanlarının her nesilde önemli ölçüde arttığını gözlemlediler. Bu tespitin keşfi Yeni Zelanda istihbarat araştırmacısı James Flynn tarafından fark edildi ve günümüzde “Flynn Etkisi” olarak biliniyor. Flynn Etkisi, popüler kültürde ve bazı çevrelerce, insanların her nesilde ortalama olarak giderek daha zeki hale geldiğinin kanıtı olarak gösteriliyor.

Eğer bu doğru olsaydı, bu benim kuşağımdaki insanların (yani bugünün gençleri ve yirmili yaşlardaki insanlar) büyükanne ve dede kuşağımızdaki insanlardan (yani şu anda yetmişli ve seksenli yaşlardaki insanlar) çok daha zeki olduğu anlamına gelirdi. Bununla birlikte, Flynn Etkisinin gösterdiği şeyin aslında gösterdiği şey olmadığına inanmak için daha iyi bir neden var.

Birincisi, eğer IQ gerçekten gerçek zekanın nesnel ve yanılmaz bir ölçüsü olsaydı, o zaman Flynn Etkisi oldukça saçma sonuçlara sahip olurdu. Malcolm Gladwell 10 Aralık 2007 New York’da yayınlanan bir makalede şöyle yazıyor:

“Belirsiz kalan şey, Flynn etkisinin nasıl anlaşılacağıdır. 1930’larda doğan bir Amerikalı 100 IQ’ya sahipse, Flynn etkisi, çocuklarının 108 IQ’ya ve torunlarının da 120’ye yakın IQ’ya sahip olacağını söylüyor. Ters yönde çalışırsak, IQ’su 100 olan bugünün tipik bir ergeninin, ortalama IQ’su 82 olan büyükanne ve dedeleri olması gerekir. Görünüşe göre böyle bir ebeveyn liseden mezun olmak için gerekli eşiğin altında olacaktı. Ve daha da geriye gidersek, Flynn etkisi, 1900’lerin okul çocuklarının ortalama IQ’larını yaklaşık 70’e kadar düşürür; bu, tuhaf bir şekilde, bir asır önce Amerika Birleşik Devletlerinin büyük ölçüde bugün zihinsel olarak kabul edilmeyecek kadar zekasız insanlardan oluştuğunu gösterir.”

Sonuç olarak, Malcolm Gladweel’in dediği gibi böyle bir sonuç çıkarmak mantıklı değil. Yirminci yüzyıldan önce sıradan yaşamın nasıl bir derinlik içinde olduğunu araştırırsak, o zamanlar ortalama bir insanın bugünkü sıradan insan kadar aptal olmadığı hemen anlaşılır. Aslında IQ testleri genel zekâda dramatik bir artışı değil, başka bir şeyi ölçüyor.

1980’lerin başında sözde “Flynn Etkisi” ni keşfeden ve Flynn Etkisi’nin adını alan psikolog James Flynn, insanların kendiliğinden daha zeki olmadıklarını, aksine IQ testi gibi düşünmeyi öğrendiklerini söylüyor. Çıkan sonuca göre, dünyayı “Bilimsel gözlüklerle” görmeyi öğrendiğimizi vurguluyor.

Flynn, geçtiğimiz yüzyıl boyunca IQ puanlarındaki artışın büyük ölçüde karşılaştırmalar hakkında düşünme şeklimizdeki değişimin bir sonucu olduğunu savunuyor. Benzerliklerle ilgilenen bir IQ testinde sorulabilecek bir soru örneği “Köpekler” ve “Tavşanlar” ne şekilde aynıdır?” olabilir. Bugün, herhangi bir üçüncü sınıf öğrencisi size IQ testinin aradığı cevabı vererek “Köpekler ve tavşanlar memelidir.” diyebilecektir.

Bununla birlikte, on dokuzuncu yüzyılda yaşayan herhangi bir insan, taksonomik bir ilişkiden çok işlevsel bir ilişki olan “Köpekleri tavşanları avlamak için kullanıyoruz” demesi çok daha muhtemeldi. O zamanlar yaşayan bir insan için, bu tür bir işlevsel ilişki, çoğu insanın bugün düşünmeye alıştığı taksonomik ilişkiden çok daha anlamlı olurdu.

IQ puanlarının kültürel faktörlerden nasıl etkilenebileceğine dair büyüleyici bir örnek daha verebilirim, psikolog Michael Cole ve bir grup meslektaşı bir zamanlar Liberya’daki Kpelle kabilesinin üyelerine yukarıda örneğini verdiğim benzerlik testinin bir versiyonunu verdiler. Testin bir parçası olarak, kabile üyelerinden çeşitli yiyecekler, giysiler, aletler ve diğer günlük nesneler dahil olmak üzere bir dizi nesneyi uygun kategorilere ayırmalarını istediler. Kabile üyeleri nesneleri işlevsel kategorilere göre ayırmayı seçtiler. Örneğin, bir patatesi kesmek için bıçak kullandığımız için aynı kategoriye bir bıçak ve bir patates koydular.

Kabile üyeleri, araştırmacılara, “bilge bir insanın” nesneleri bu şekilde kategorilere ayıracağını söyledi. Araştırmacılar daha sonra kabile üyelerinden nesneleri bir aptalın yapacağı şekilde kategorilere ayırmalarını istedi. Kabile üyeleri daha sonra nesneleri tam olarak testin beklediği şekilde taksonomik olarak sınıflandırmaya başladılar. Yani yiyecekleri tek bir tarafa, giyecekleri tek bir tarafa, aletleri tek bir tarafa gibi.

Burada büyüleyici olan şey, kabile üyelerinin taksonomik olarak da nesneleri sınıflandırma ilişkilerine göre mükemmel bir şekilde kategoriye ayırma yeteneğine sahip olmalarıdır. Ancak bu taksonamik sınıflandırmayı “aptalca” olarak yorumladılar. Çünkü onların bakış açısına göre, bu kategorisel ayrım onları kategorize etmenin yararlı bir yolu değildi; bunun yerine kabile üyeleri, öğeleri birbirleriyle ilişkili olarak kullanılan öğelere göre gruplamanın daha iyi olacağını düşündüler.

Bu, en azından bir şeyleri sıralamak söz konusu olduğunda, neyin “doğru” veya “yanlış” olarak kabul edildiğinin, bir kişinin yaşadığı kültüre bağlı olarak büyük ölçüde değiştiğini gösterir. Atalarımızdan daha zeki değiliz, sadece dünyayı IQ testlerinin düşünmemizi istediği şekilde düşünme eğilimindeyiz.

Gayet tabii insanlar her ne kadar evrimini büyük ölçüde yavaşlatsa da önümüzdeki yüzyıllar insan beynine ve işlevine büyük katkılarda bulunabilir fakat bir iki nesilde devasa farklar olduğunu söylemek ve beklemek mantıklı bir yaklaşım değildir. Genel olarak doğaya, bilime ve teknolojiye hakimiyet olarak baktığımız zaman geçmiş neslin bizim kadar ayak uyduramadığını görmek normaldir, çünkü yaşadığımız yüzyıl her şeyin hızlıca tüketildiği ve yenilendiği bir yüzyıl. Muhtemelen bizim yaşlılığımız süresince gelişen teknolojiye olan cehaletimiz yeni gelen nesiller için oldukça basit karşılanacak, ama bu durum onların daha zeki olduğuna değil bizim algılarımızın biraz olsun geride kaldığına işaret edecek.