Prangalarla

Her sabah farklı bir hayata uyanıyorum. Gözlerimi açtığım anda zihnimdeki prangaların dinamizmi kaldırabiliyor beni yataktan. Oturuyor ve şakaklarıma parmak uçlarımla bastırarak biraz bekliyorum. Bekliyorum ki yeni bir güne başlama gücüm, insanlar arasına karışabilme mücadelem, heveslerim ve isteklerim biraz da olsa uğrasınlar yamacıma. Ama nafile… Zihnimde birbirini kovalayan tilkiler ve hiç susmayan alarm sesleri hayata karşı olan öfkelerimi kırbaçlıyor. İçimde kendime bile itiraf edemediğim, her şeye göğüs gerebileceğime dair olan inancımla başlıyorum sonunda yeni bir güne.

Birbirinden farklı, yaşamaya benzer şeylere şahit oluyorum. Acı dolu çığlıklar, sevinç dolu kahkahalar çınlıyor kulaklarımda. İnsanlar görüyorum, insanların avuçlarında dönen ve her biri diğerinden farklı olan dünyalarını görüyorum. Dünyaları görebiliyor ve işitebiliyor olmama rağmen, düşüncelerimin kontrolsüzlüğü ve hissiyatımın hepten yok olması yorgunluklarımı filizlendiriyor, mutsuzluklarımı yeşertiyor. Keza bir şarkı mırıldanırken başka bir şarkının nakaratını zihnimden geçirerek kalabalık sokaklardan yürümeye devam ediyorum. Ne beklediğimi, neden beklediğimi yine bilmeyerek koca bir günü sırtımda taşıdıkça taşıyorum. Fakat o içimdeki kendime bile itiraf edemediğim her şeye göğüs gerebileceğime dair olan inancım hiç yok olmuyor. Gittikçe kudretlenen bu inanç, ne idüğü belirsiz ve oradan oraya savrulduğum hayatta yeni bir güne başlayabilme gücü sağlıyor bana. Ve ben tüm prangalarıma rağmen, kuşkusuz bir öncekinden tamamen farklı olan yeni günü, karanlıkta yanan bir mumun erimesini izleyerek ve bir şarkı mırıldanarak bekliyorum. Mütemadiyen…