Ralph Waldo Emerson ve Kendine Güvenme Psikolojisi

“Dünyanın düşüncesine göre yaşamak dünyada kolaydır; yalnızlık içinde kendi başımıza yaşamak kolaydır; ama büyük insan kalabalığın ortasında mükemmel bir tatlılıkla yalnızlığın bağımsızlığını koruyabilendir.”

(Ralph Waldo Emerson, Özgüven kitabı)

Ralph Waldo Emerson’un az önce alıntıladığım pasajında ima ettiği türden öz güven, doğuştan sahip olduğumuz bir durum değil aksine geliştirilmesi gereken bir durumdur. Çocukluğumuzda hareketsiz bir tohum olarak var oluruz ancak ergenliğe doğru olgunlaştıkça ilk köklerimiz oluşmaya başlar. Kendine güvenme potansiyelinin çiçeklenip solmaması bireye bağlıdır, ancak ne yazık ki modern dünyada gelişimini engelleyen birçok güç vardır.

Kendi kendine yeten bireylerin eksikliğinden en çok suçlanacak bir sosyal kurum varsa, modern eğitim sistemi birincil aday olacaktır. Bu kurumda en önemli yıllarımızın on yıldan çok daha fazlasını geçirerek, özerklik geliştirmeye teşvik edilmiyoruz, bunun yerine itaat sanatı konusunda eğitiliyoruz. Bize keşfetmemiz, eleştirmemiz, sorgulamamız ve fikirlerle oynamamız öğretilmiyor, bunun yerine günün dogmalarını ezberlememiz ve yeniden canlandırmamız öğretiliyor. Bu telkin, birçok kişiyi ömür boyu bağımlılık ve kölelik yolunda sürüklüyor ve en umut verici genç beyinlerin bile ilerlemesini engelliyor. Montaigne’nin bu konuyla alakalı çok iyi bir sözü var:

“Zihnimiz yalnızca inançla hareket eder, bir başkasının fikirlerinin arzuladığı şeye zincirlenir ve sınırlandırılır, öğretme yetkisi altında bir köle ve tutsaktır. Lider dizginlere o kadar maruz kaldık ki, kendi başımıza özgür adımlar atmıyoruz, gücümüz ve özgürlüğümüz tükendi.”

Çoğu insan, eğitimlerinin etkisinden uzaklaşmazlar, bunun yerine başkalarının taleplerine itaatkar kalırlar. Örneğin, okul sistemi, ailesi, arkadaş grubu, dini mezhep, medya veya hükümetin kendilerine dayattığı inanç sisteminden asla uzaklaşmazlar ve böylece gerçeği kendilerine ait olmayan bir dünya görüşüyle ​​algılarlar. Cehalet, tembellik ve korkaklık sonucu, özgürlüğün belirsizliği ve gerginliği yerine psikolojik zincirlerin kesinliğini tercih ederler. Kendi fikirleri olsa bile, bunu başkalarının huzurunda dile getirmezler, ancak alay edilme korkusuyla bunu kendilerine saklarlar. Kabul etme arzuları ve başkalarına saygı duymaları, gerçeğe olan bağlılıklarından ve fikirlerini konuşma açlıklarından çok daha ağır basar.

“Çoğu insan gözlerini bir veya birçok mendille bağlamış ve kendilerini herhangi bir fikir topluluklarından birine bağlamıştır. Bu bağlılık onları birçok konuda yalancı olmasa da yanlış yapar. Öne sürdükleri gerçekler gözlerindeki mendiller yüzünden tam doğru değildir. Dediklerinin ikisine güvenilirse diğer ikisine güvenilemez. Bu yüzden söyledikleri her kelime bizi üzer ve onları nereden düzeltmeye başlayacağımızı bilemeyiz”

(Ralph Waldo Emerson)

Bu da sorgulanmayan ve itaatkar geçirilen bir ömre yapılabilecek en güzel eleştiri sanırım. İnsanlar bazı şeyleri belli kabullerle yapıp genel pencereden bakmayı düşünmüyorlar, kabullerinin dışından bakmadıkları için söyledikleri şeylerin birçoğu doğal olarak yanlış oluyor ve dışarıdan onları nasıl ve nereden düzeltmeye başlayacağımızı kestiremiyoruz.

“Kendine güvenen biri, entelektüel bağımsızlığa değer verir ve en küçük iplerle tutuluyor olsa da diğerlerinin zincirlere göre daha fazla işkence görür.”

(Nietzsche).

Nietzsche’nin de burada temel olarak demek istediği şey entelektüel bağımsızlığa önem veren kişi herhangi bir boyunduruk altına girmez, herhangi bir yaklaşımı yüzde yüz kabul ederek olaylara bakmaz. Eğer küçük bir boyunduruk altına girme belirtisi gösterirse buna her yeri sınırlarla, at gözlüğüyle ve zincirlerle çevrili insanlardan daha çabuk tepki gösterir.

William Blake’de bir keresinde “Bir sistem yaratmalıyım” demişti  “Ya da başka bir insanın kölesi olmalıyım.” Bu çok şey ifade ediyor aslında. Başkalarının ayak izlerini belli bir noktaya kadar takip etmeliyiz ve oradan farklı bir yol ayırmalı ve kendi yolumuzu çizmeliyiz, yoksa hayatımız başkalarının gölgeleri olarak geçip gider.

İnsanlık tarihi boyunca atalarımız, herkesin ortak bir amaca bağlı olması için özel bir çaba sarf etti. Böylece çoğu zaman zorlu ortamlarda hayatta kalmak için birlikte çalışabileceklerdi. Ortak inanç ve davranışlar bireyleri tekdüzeliğe güvendirdi. Bireyler, grup içi uyumu tehdit etmeden kabul edilen kabile paradigmalarından uzaklaşamadı ve “Çizgiye ayak uydurmayanlar” genellikle dışlama, sürgün veya ölümle cezalandırılırdı. Başka bir deyişle, tarihimizin çoğu için öz güven, çabalamak için bir ideal değil, kaçınılması gereken bir lanet olarak görülüyordu. Nietzsche’de “Şen Bilim” kitabında buna benzer şeyler söylemişti.

“İnsanın geçmiş dönemlerinde hiçbir şey kendi başına kalmayı hissetmekten daha korkunç değildi. Yalnız olmak, bir şeyleri kendi kendine deneyimlemek her zaman daha zordu. Ne itaat etmek ne de yönetmek, sadece birey olmak o zamanın en büyük lanetiydi. Yalnızlık bir zevk değil, bir tür cezaydı. Düşünce özgürlüğünün kendisi rahatsızlık olarak görülüyordu.”

Günümüzde atalarımızın katlanmak zorunda kaldığı yaşam koşullarından çok da uzak olmayan bir durum yaşıyoruz. Bugün çoğu insan, hayatlarını sadece statükonun güvenli sınırları içinde geçirmeye çalışıyor. Ayrıca sistem normdan sapma belirtileri gösteren herkesi cezalandırıyor. Bu nedenle, öz güven yolunda ilerlemeyi seçenler, zorluklara göğüs germeye hazır olmalıdır. Yine de mücadeleye rağmen direnmeyi başarırsa, insan eninde sonunda itaat etme ve uyum sağlama konusundaki derin insan ihtiyacını bir kenara atabilecek ve bu süreçte var olan en yüksek öz güvene de sahip olabilecektir.

Tezler yazarken alıntılar yapmak zorunda olmamız veya böyle bir konuyu anlatırken başka insanlardan alıntı yapmak zorunda olmam gerçekten ironik. Toparlamam gerekirse halk, çevre, kabile, içinde bulunduğumuz durum veya bakış açılarımız bunlara artık ne derseniz her zaman doğru olmak zorunda değildir. Herkes belli konularda çok haklı görünüyor olsa da bazı konularda yetersiz ve yanlış olabilir. Bir şeyleri değerlendirirken daha önceden sahip olduğumuz doğmalara veya kabulleri kenarda bırakıp öyle bakmamız gerekir. Her ne kadar toplumda dışlanma riskimiz olsa da kendimizi en iyi bu şekilde tanıyıp en iyi bu şekilde öz güven sahibi olabiliriz.