Robert Wilson-Ses ve Hareket

Robert Wilson’un tiyatrosu, genel olarak “imgeler tiyatrosu” olarak bilinir. Ancak imajların yanı sıra, Robert Wilson’un üslubunda, ışıktan sese, dilden eyleme kadar her şeyin belli bir yeri bulunmaktadır. Ses dediğimiz zaman, Robert Wilson’un “Einstein on the Beach” isimli opera-performansı aklımıza gelir, ki zaten onun en ünlü sahnelemelerinden biridir bu. Sahne henüz açılmadan önce bile “Einstein on the Beach” performansında, sahneden robotik bir biçimde tarif edilebilecek şekilde oturan iki kişi görürüz. Birisi, hiçbir anlam ifade etmeyen ama anlamsız da olmayan kelimeler ve cümleler söylerken, diğeri de alakasız şekilde numaralar söyler. Bir süre sonra el ve kol hareketleri de dahil olmaya başlar bu söylemlere. Henüz performans başlamadan önce bile aslında performans başlamış olur.

Bu üsluba bakıldığı zaman “ses” kavramının hiçbir şekilde bir anlama sahip olmayacağını görmekteyiz. Herhangi bir anlam yüklü değildir bu kavramlara, kısaca biz ne anlarsak o vardır sahnede. İstediğimiz anlamı yükleyebileceğimiz boş bir kanvas gibidir sahne. Bizim için ses, sadece bir yıkıntıdaki bir uğultu ya da bir rüzgar sesinden farksızdır. Sadece bir gürültü olarak orada bulunmaktadır. Aynı zamanda kullanılan müziklerde de, tıpkı hareketler gibi, başa saran bir ritim paternine tanık oluruz. Müzik, sanki takılmış bir teyp gibi sürekli başa saran ritim paternlerinden oluşur gibi gelir bize. Ses ve imaj hakkında, Yale Üniversitesi’nden Profesör Jacobs’un çok güzel bir açıklaması vardır: “Wilson, aktif olarak, vermek istediği imgeleri tarif eden müziklerden ve müzikleri dekore eden imgelerden kaçınmaktadır ve bu teorik bakış açısından bakınca, biri olmadan diğerini tam olarak anlamak mümkün olmayacaktır.” Dil kavramına baktığımız zaman, bizim için sadece bir ses olarak kalmaktadır dil kavramı. Bir kuş ötüşünden, rüzgar uğultusundan ya da herhangi bir gürültüden farklı olmayan bir araç olarak kullanılıyor. Belki bu söylediğime pek denk düşmese bile, Tom Waits’in, Robert Wilson’un dil kullanımı hakkında çok güzel bir sözü var; “Onun için kelimeler, mutfak zeminindeki dikenler gibidir ve oradan çıplak ayakla yürümek zorundasınızdır. O, bu dikenleri temizleyerek, yaralanmadan yürümek için kendine bir yol yapıyor. Kelimelerin değerini ve biçimlerini değiştiriyor. Bazen daha anlamlı oluyorlar, bazen daha az anlamlı.”. Eugene Ionesco bile Robert Wilson’un, Samuel Beckett’ı geçtiğini söylemektedir, Ionesco’ya göre “Robert Wilson’un sessizliği, konuşan bir sessizliktir.” Dil, bizim için bir sese dönüşmektedir bu anlamda. Bir yıkıntıdaki uğultu ya da duvarların içinden gelen boru sesi gibi bir anlam ifade etmeyen, ne anlarsak ona dönüşebilecek olan bir gürültü işlevi görüyor ses.

Eylemden ve hareketten bahsettiğimiz zaman, Robert Wilson’un kendi açıklamasını yazmak daha mantıklı olacaktır. “Metinde çalışmaya geçmeden önce hareketle başlarım. Ondan sonra metin ve hareketi bir araya getiririm. Önce hareketi çalışırım ki kelimeler olmadan iki ayağının üstünde kalabilecek kadar sağlam olsun. Hareketin kendi ritmi ve yapısı olmalıdır. Metni takip etmemelidir. Metni illüstre etmeden onu destekleyebilir. Gördüğünüz ve duyduğunuz şeyler iki ayrı katmandır. Bunları birleştirince başka bir kavram elde etmiş oluyoruz.” der kendisi. Yani Robert Wilson, ses ve hareketin, birbiriyle bağlantılı olmadan birleşebileceğini ve yeni bir kavram ortaya çıkarılabileceğini söylüyor. Bu noktada zaten Jacobs’un bahsettiği şey daha da anlam kazanıyor; biri olmadan diğerini tam olarak anlayamayız.

Wilson’un seçmelerinde, ilginç bir teknik izlediği de görülüyor. Seçmelere katılan oyunculardan, belirli hareketleri belirli sayılarda tekrarlamalarını isteyerek bir seçime varıyor. Oyunculardan biri, Wilson’un herhangi bir performans sahnelemesinde, sahneye girdiği andan çıktığı ana kadar her hareketin belirli olduğu ve bir koreografi içerisinde olduğunu söylüyor.

Hareket ve ses dahil bütün kavramlar birleştiği zaman, sahnede bir yıkıntıya tanık oluruz. Bir moloz yığını vardır sahnede. Yan yana durması hiçbir anlam ifade etmeyen ama kendi içlerinde bir anlamı olabilecek olan eşyalar gibi tıpkı. Arkadan gelen sesin de hiçbir anlamı yoktur. Bizim için sadece bir gürültüden ibaret olarak belirmektedir. Seyirci, sadece sahnede olanı izleyen bir etkensiz olarak kalmaktansa sahnede izlediğiyle kendi algılamasını birleştirince, kendi için bir oyun yaratmış oluyor. Yani bu ürün izleyen herkes, aynı anda izlese bile, farklı şeyler izlemiş oluyor. Yani bu oyunu izleyen herkes, yanındakinden farklı bir oyun izliyor demek mümkündür. Biz, seyirciler olarak, sadece izlemekle kalmayız. Performansa dahil olarak, kendimize bir performans yaratırız aslında. Bahsettiğim yıkıntı yığınından gördüğümüz anlam ifade etmeyen şeyleri kendi içimizde bir anlama kavuştururuz. Bu konuda herhangi bir kıstas ya da kısıtlama da yoktur. Sahnede ne görüyorsak o vardır. Bu özgürlüğe sahip olarak sahnedeki eserle bir iletişim kurarız. Bu noktadan bakmayıp da, dramatik bir üslupla bakıldığı zamanı başı, ortası, sonu olmayan, hiçbir şey anlamadan izleyeceğimiz bir performansla karşılaşmış oluruz. Bu yüzden bu tür performanslara baktığımız zaman, sahnedeki olan olayların bir anlamı olmadığını, bizim görmek istediğimiz şeye göre şekilleneceği bilerek izlemek ve onunla bu minimalde iletişim kurmak, bizim eserle bir bağlantıya girmemize yardımcı olacaktır.

Kaynakça: Holmberg, Arthur (1996) The Theatre Of Robert Wilson