ROUSSEAU İLE SÖYLEŞİ: BİR ÇOCUK NASIL YETİŞİR?

Uğur : Öncelikle Kafein ekibi olarak bizi ağırladığınız ve bu görüşmeyi kabul ettiğiniz için çok teşekkürler Mösyö Rousseau.

Jean-Jacques : Düşüncelerime değer verip benimle röportaj yapmak istediğiniz için ben size teşekkür ederim dostum. Lütfen oturun ve sizin için açtığım Bordeaux şarabının keyfini çıkarın.

U : Çok incesiniz sayın Jean-Jacques. Aydınlanma döneminin en önemli romantik düşünürü olarak sizinle konuşmak büyük bir onur. Öyleyse kitabınız Émile hakkında merak edilenleri sormaya başlayalım, ilk olarak sizi bu kitabı yazmaya iten neydi?

J-J : Eşdeğeri bir eserin olmayışıydı tabii. Çağımızda mürebbiler ve ebeveynler öyle büyük hatalar yapıyor ki gelecek kuşağı kurtarmak adına birinin adım atması gerekiyordu. Herkes doğayı bozmak için ilerlerken biri de onu geliştirmek yolunda çabalamalıydı. Eğer bu onura erişebildiysem ne mutlu bana.

U : Çok haklısınız, peki sizce çocuk eğitiminde yapılan temel hatalar neler?

J-J : Bir liste yapsam iyi olacak fakat aklıma ilk gelen çocuğa evin kralı ve yöneticisi gibi davranılması diyebilirim. Çocuk, ebeveyninin onun her istediğini yaptığını fark ettiği andan itibaren artık kontrol edilemeyecektir. Benim Émile’im onun isteklerini değil gereksinimlerini karşıladığımı, isteklerini ise yalnız ben de istersem yapacağımı bilir.

Çocuğa düşünme şansı tanımamak da ona yapılan en büyük kötülüklerden biridir. Çocuklukta düşünme alışkanlığı olmaması yaşamın geri kalan bölümünde düşünme yetisini yok eder. Bir genci aklı başında, iyi düşünen biri yapmak istiyorsanız, ona bizim düşüncelerimizi buyurmak yerine, onun düşüncelerini iyice geliştirmek gerektiği sonucuna varıyorum. İnsan ancak öğrendiği gibi dokunmayı, görmeyi, işitmeyi bilir. Öyleyse çocuğunu suçlayan bir ebeveyn kadar suçlu bir mahkum bulunabilir mi?

Çocukları hevesli oldukları işlere vermek, yatkın oldukları işe yönlendirmekten daha yanlıştır. İstemek ve becermek arasında fark vardır. Koşul ne olursa olsun çocuğa söylenen tek bir yalan tüm eğitimi boşa çıkartacak kadar tehlikelidir. Yalan içermese de söylenenler özenle seçilmelidir: bilgiç ile öğretmen aşağı yukarı aynı şeyleri söylerler, ama bilgiç bunları her zaman anlatır; öğretmen ise sonuçlarından emin olduğunda.

Bir diğer hata çocuğa bir şeyi yapmamasını söylemektir. Çocuklar duygularını, işaretlerin gözle görülür sonuçlarına göre değerlendirirler. Sebebini iyice açıklamadan salt emir verilen ve en büyük eğlencesi engellenen çocuk kin gütmesin de ne yapsın?

Fakat şunu belirtmeliyim ki ” Bu senin iyiliğin için, ileride anlayacaksın. ” cümlesi bir açıklama değildir. Çocuğun her istediğine ” Peki bunu yapmak sana/bana nasıl bir yarar sağlar? ” diye karşılık vermek ve bu bakış açısını kazandırmak elzemdir. Aynı şekilde o da benim ondan istediklerime bu soruyla karışık vermeye başlarsa eserimle gurur duymaya başlayabilirim demektir. Anne babalar şunu kabul etmeli ki yapılabilir denen şey insanın yapmak istediğidir.

U : Gerçekten ilham verici konuştunuz mösyö. Kitabınızın sayfa sayısı bakımından çok uzun oluşu, dilinin ağır olması ve içerik olarak uygulanamaz göründüğü yönündeki eleştirilere nasıl cevap veriyorsunuz?

J-J : Kitabımda da belirttiğim üzere beni anlamayan, yazdıklarımı kavrayamayan okurlar okumasın daha iyi. Değerli vakitlerini benimle harcamamaları en güzeli olacaktır. Yine de zahmet edip okumak isterlerse şunu görecekler ki okurlarımın düşüncelerine kendi fikirlerimi dayatmıyorum. Ben düşüncelerimi öğretmem, açıklarım. Bunun sonucunda ise bazen onlar beni düşler ülkesinde görürler, ben de onları önyargılar ülkesinde.

U : İdeal yetiştirilmiş bir çocuk olarak sunduğunuz portre birçok kişi için şaşkınlık yaratıyor, sizce sebebi nedir?

J-J : Benim Émile’im insanların değil doğanın insanıdır, bu yüzden okurun kafasında canlandığında garipsemezlerse asıl o zaman tuhaf olurdu.

U : Émile insanların insanı değildir dediniz. Bunu neden olumsuz bir kavram olarak değerlendiriyorsunuz?

J-J : Çünkü modern insan olarak doğal durumdan ne kadar çok uzaklaşırsak, o ölçüde doğal zevklerimizi yitiriyoruz ya da daha çok alışkanlık bizde ikinci bir doğa yaratıyor, biz de bunu o derecede ilk doğamızın yerine koyuyoruz ki, sonuçta hiçbirimiz bu ilk doğayı artık tanımıyoruz.

U : Anlıyorum mösyö. Eğitim üzerine yazılmış olmasına karşın kitabın yaklaşık sekizde birlik bölümünde tanrı ve din olguları üstüne uzun uzun tartıştığınız halde öğrencinize bunun gibi bazı temel kavramları öğretmek konusunda pek acele etmiyorsunuz, özel bir nedeni var mı?

J-J : Öncelikle din konusundaki o metni bir kural sunmak için değil, bir öğrenciyle nasıl düşünce yürütüleceğine dair örnek oluşturması adına aktardığımı belirtmeliyim. Benim öğrencim ilk dönemlerinde dinden söz edildiğini hiç duymadı, on sekizinde bile bir ruha sahip olduğunu bilmiyor olabilir; çünkü gerektiğinden daha önce öğrenirse, hiçbir zaman öğrenmeme tehlikesiyle karşı karşıya kalabilirdi.

Kazara kulak misafiri olursa da kavrama gücünün üstündeki şeyleri büyük bir kayıtsızlıkla dinleyecektir, ” Bu bana göre değil! ” demeye alışmıştır. Ona bir şey dayatmadan, zamanı geldiğinde aklını kullanarak kendi inancını seçeceği duruma getirmeyi en uygun yol olarak görüyorum. Sizin öğrencilerinizse, o yavan derslerinizden, uzun ahlak öğütlerinizden sıkılmış halde kendilerine yüklediğiniz ödevden yalnız tiksinti ve iğrenme duyacak. Artık onlara, çocuklara söylenen şeyler söylenmelidir.

U : Peki, çocukluktan ergenliğe geçişte bakış açımız ve yaklaşımımızda nasıl değişimler yaşanması gerektiğini düşünüyorsunuz ?

J-J : Bir ergeni yönetirken, bir çocuğu yönetmek için yaptığınız her şeyin tersini yapmanız gerektiğini düşünün. Bunca özenle o kadar uzun süre ondan gizlediğiniz tehlikeli gizleri ona açıklamakta hiç duraksamayın. Bunları eninde sonunda öğreneceğine göre, başka birinden ya da kendiliğinden değil, yalnızca sizden öğrensin. Bundan böyle savaşmak zorunda olduğuna göre de, sürprizlerle karşılaşmamak için, düşmanını tanıması gerekir.

U : Kitabınızın son üçte birine yakın bölümünü kadınlar ve kadın-erkek ilişkilerine ayırdığınız görülüyor. Çağınızla kıyaslandığında geleneğe aykırı olarak kızlara evleneceği erkeği seçme özgürlüğü tanımak gibi aydın bir bakış açınız olsa da günümüz feministlerini sinirlendirecek bazı cümlelere de sahipsiniz. Genel ölçüde bir tanımlama yapacak olsaydınız birkaç cümlede kadın ve erkek kavramlarını nasıl ifade ederdiniz?

J-J : Kim sinirlenirse sinirlensin dostum, biliyorsunuz ki bu beni değil onları ilgilendirir. Sorunuza gelince, kadın ve erkek, ortak olarak sahip oldukları şeyde eşittirler; farklı oldukları şeyde ise kıyaslanamazlar. Kusursuz bir kadın ve kusursuz bir erkek, ne görünüşte ne de karakterde birbirlerine daha çok benzemek zorundadır. Hem kusursuzluğun çokluk ya da azlıkla ilgisi yoktur.

U : Kitabın sonlarına doğru Toplum Sözleşmesi adlı eserinizi hatırlatan bazı sorular ve çözümlemeler yer alıyor, genel akıştan da sıklıkla uzaklaştığınız ve konuyu farklı içeriklerde böldüğünüz gözleniyor. Bu durumun okuru zora sürüklediğini düşünmüyor musunuz?

J-J : Bana bilmediğim bir şey söyleyin, kuzum! Kitabın ilk sayfasından itibaren bu durumun farkında olduğumu belirli aralıklarla belirttim. Amacımın düşünen bir anneyi mutlu etmek olduğunu hatırlatırım ki düzen ve tertip mutluluğun en önemli iki dayanağı değildir.

U : Bu muhteşem sohbet için çok teşekkürler Mösyö Rousseau. Okurların aklına takılan birçok noktayı aydınlattınız. Doğumdan hemen sonra annenizi kaybedip on yaşında da babanız tarafından terk edilmenin sizdeki ruhsal -duygusal etkilerini ve çocuk eğitimi konusunda böylesine geniş kapsamlı bir kitap yazıp kişi arasında hizmetçiniz gibi tanıttığınız karınızın kısır olmanıza rağmen kucağınıza verdiği çocukları yetimhaneye terk etmenizin sebebini de sormak isterdik fakat sanıyoruz ki şimdilik bununla yetinsek iyi olacak. Panthéon’da ışıklar içindeki uykunuzda huzur dileriz. Sevgi ve saygıyla…

Not: Rousseau’nun cevaplarının bir kısmı doğrudan kitaptan alıntılanmış, bir kısmı ise genel üslup göz önüne alınarak kurgulanmıştır.