SAVAŞ ÇOCUKLARI

Anlatması çok güç bir hikaye bu… Diğerlerinden de ayrılıyor. Kanla yoğurulmuş canlar var içinde, yitip giden çokça hayat… Yutulmuş çok hıçkırık var, bastırılmış çokça ağıt… İnsanın eli buz kesiyor başkalarının acılarını kağıda dökerken, vicdanının orta yerine bir bıçak saplanıyor. Ertelersem yazmayı, kolaylaşır sandım anlatmak. Ama kolay olan hiçbir şey yokmuş. Azami ölçüde her şey acıtıyormuş insanın canını.

Acımadan canın, insan olunmuyormuş…

Dün sabah bir kitap buldum. Yıllardır okumaktan ürktüğüm bir kitap. Aynaya baktım, büyüdün dedim. Önce anla, sonra anlat… Vaktidir dedim.  Kitabı ara vermeden okudum, arka kapağını kapatmak gelmedi içimden. Kapatırsam ağlayan bir çocuğa sırtımı dönmüş gibi hissedecektim. Öylece bıraktım masanın üzerine. Günlerce düşündüm… Yaşayanların ölenlere borçlu olduğuna kanaat getirdim.  Paylaşmadan, anlatmadan taşıyamayacağımız kadar ağır bir borç yüklüydü omuzlarımızda.

Yirminci yüzyılın içine doğan küçük bir kız çocuğunun öyküsü bu… Sevdikleriyle o çok güvendiği evde, sığındığı evde vedalaşan bir kız çocuğunun. Çocukluğunun son kalan yarımını günlerdir yemeye kıyamadığı çikolata paketinin içine saklayan bu küçük kız, bir bir izliyordu olanları… Tarihin zulmüne tanıklık ediyordu gizli gizli, içine saklandığı küf kokulu buz gibi sığınağın el kadar penceresinden… En yakın arkadaşının yere düşürdüğü oyuncağa basıp geçen her ayakta ürperiyordu içi… Kendi oyuncakları geliyordu sonra aklına. Akşamları elinde hediyelerle eve dönen babası geliyordu, kavga kıyamet oyunlar oynadığı ağabeyi, onları sandalyesinden tebessümle izleyen annesi… Şimdi hiçbiri yoktu… Ama kendini sakinleştirmeyi de öğrenmişti zamanla… Dedesinin vefatından sonra annesi ona ölenlerin diğer sevdiklerini beklediklerini anlatmıştı.. Sık sık tekrar ediyordu ağlarken, bekliyorlar beni.

İklim iyice soğumuştu ya da açlıktan üşümeye başlamıştı.. Günlerdir tek yediği yere dökülen mercimekti, yanında yerde biriken su sadece. Oysa ne güzel sofralar kurulurdu , yanan sobanın yamacındaki masalarında. Her şey bittiğinde yine o masanın başında toplanırlar mıydı? Her şey bittiğinde onu buradan kim çıkarabilirdi? Her şey bitecek miydi?..

Kurşunların sesiyle uyuyor, askerlerin postallarından çıkan gürültüyle uyanıyordu sabahları. Ama bir gün hiçbirini duyamadı. Bu sessizlik onu daha da ürkütmüştü. Çıkamadı yerinden , bekledi günlerce… Sonra küçücük pencereye uzanıp baktı tanınmaz hale gelen sokağa, hiç asker yoktu. Hiç kurşun sesi…

Korkuyla saklandığı bu dört duvarın çatlakları arasından çocuk ellerini kanata kanata çıktı.

Günlerce bir hastanede yattı , hiç konuşmadan. Yanında aynı kaderi paylaştığı yüzlerce çocuk… Aynı suskunluk onlarda da, aynı yemini barındırıyordu çocuk kalpleri.

Mürekkebi damla damla sızdırmaktı niyetleri, açılan yaralardan sızan kanların hesabını yaza çize sormaktı istedikleri.

Şimdi darmadağın hayatlarına hiç bilmedikleri ülkelerde devam edeceklerdi. Akşam olup tüm babalar evlerine döndüklerinde, yoksulluklarıyla bir başına bırakılmış bu çocuklar diğer çocukların sevincini izleyeceklerdi ışığı sönmüş gözleriyle…

Onlar, çocuk bedenine sıkışmış yetişkinler oldular.

Savaşın büyüttüğü bu çocukların, dünyanın her yerinde savaşı büyüteceği gerçeğini de göz ardı ediyorduk hep… Başımız büyük derde girecek.