SONA GELMİŞİZ ZATEN

Her sabah uyanıyoruz ve çoğumuz, ilk olarak telefonu ele alıp, ne olmuş ne bitmiş acaba diye bakıyoruz. Bir kadının öldürüldüğüne tanık oluyoruz o ekran karşısında. Üzülüyoruz, kalbimize bir şey saplanıyor, bir şeyler paylaşıyor; olanları kınıyoruz. Sonra kalkıp kahvaltı hazırlamak için buzdolabına yöneliyoruz.

Bir kadın nefes almıyor biz nefes alırken, ataerkil toplumda kadın olmanın zorluğu ile ezilmiş birinin gidişinde biz reçeli masaya koyuyoruz sakince.

Ses olsun diye televizyonu açıyoruz. Haberler falan, ne var acaba diye gündemden uzaklaşmayalım istiyoruz.

Spiker, bu sabah gördüğümüz kadın cinayeti hakkında konuşuyor. Hangi kanalda olduğunuza göre de değişiyor tabi konuştukları. Kimi kanallarda kimileri rahatsız olmasın diye kimi kanallarda da kimi rahatsız olmasın diye, söylenmiyor bazı şeyler. Son nefesini yutkunamayan bir kadın varken bazı kelimeler yutkunuyor.

İlgililerin açıklamalarını dinliyoruz sonra. “Sonuna kadar takipçisi olacağız.” Sonuna kadar?.. Ölen ölmüş, yiten yitmiş, giden gitmiş. Sona gelmişiz zaten diye düşünüyoruz.

Ekmek var mı acaba diye ekmek sepetine bir bakıyoruz.

O esnada, cinayetin ayrıntılarına yer veriliyor ekranda. Dinliyoruz, ekmeğin yokluğunu görüp. Peynir çıkartırken de bir küfür çıkıyor ağızdan. Katile bir iki daha sövüp devam ediyoruz hazırlığa.

Sonra arkadaşımız arıyor ve öğleden sonraki planımız hakkında konuşmaya başlıyoruz.

*

İnsanın içini sızlatmıyor mu, beynini zonklatmıyor mu bu normalleşme. “Türkiye’de kadınlar öldürülür.” normalinin beynimize yerleştiğinin farkındalığı deli etmiyor mu bizi? Ölümlere rağmen hukuk bilmeden “6284 ve İstanbul Sözleşmesi mülga olsun” seslerinin altında kadınların öldürülmesi vicdanımızı rahatsız ettirmiyor mu?

Aylin, Emine, Münevver..  Ölen kadınların isimleri değişiyor ama bu ülkede kadınların öldürüldüğü gerçeği değişmiyor tıpkı cinayetlerin önlenmesi için kınamanın bir önlem olmadığı gibi…