The Queen’s Gambit

Walter Tevis’ın 1983 tarihli aynı adlı romanından uyarlanan, senaristliğini Scott Frank ve Allan Scott üstlenen, Netflix orijinal içeriği olan The Queen’s Gambit yayınlandığı ekim ayından bu yana adından bolca bahsettiriyor. Dönem draması türü ile öne çıkan dizi, 1950 ortalarından 1960’lara ilerlerken Amerikanın olgunlaşma dönemini de bolca yansıtıyor. Gerek mini dizi olması gerekse genç bir kadının başarı yolculuğunun konu edinilmesi her geçen gün daha çok insanı diziye çekiyor. Başrolde Beth’in en küçük hali olarak  Annabeth Kelly, gençliği olarak Isla Johnston ve son olarak da yetişkinliğinde Anya Taylor Joy rol alıyor.

Bir nevi gerçek olmayan bir insanın biyografik hikayesi diyebiliriz bu dizi için. Sorunlu bir anneye ve dizide baba figürü olarak hiç göremediğimiz bir babaya sahip olan Elizabeth Harmon, 8 yaşında öksüz kalarak yetimhaneye yerleştiriliyor ve tüm hikayesi burada başlıyor. Yetimhanede tanıştığı hademe sayesinde 9 yaşında satranç öğrenmeye başlayan Beth, hayatında büyük değişikler ve engeller olsa da bu satranç tutkusu ve yeteneği ile büyük başarılara imza atıyor. O dönemlerde erkek egemenliğinin baskın olduğu satranç dünyasında başlarda dikkate alınmamış, dışlanmış olsa da kendine güvenen soğuk tavırlarıyla adeta halk kahramanı haline dönüşürken hayatının travmatize anlarını da zihninin içinde yeniden yaşamaktan kendini alamıyor.

“Sadece altmış dört kareden ibaret bir dünya. orada kendimi güvende hissediyorum.”

Netflixte hala top10 olan The Queen’s Gambit, 7 bölümlük güzel bir başarı öyküsü. Dizide bazı insanların eleştirdiği pek çok nokta olsa da bana göre özenilmiş ve izlemeye değer bir dizi. Verilen bilgilere göre dizide oynanan final maçını da Rus satranç büyük ustası ve eski dünya satranç şampiyonu Garry Kasparov tasarlamış. Kendini tutkuya, başarıya ve kazanmaya odaklamış ama iç dünyasındaki olumsuzluklardan da kaçamayan ”yalnız” bir kadının satrançtaki başarı hikayesini izlemek isterseniz şans verebileceğiniz bir dizi.

Şimdiden iyi seyirler!

! Biraz spoiler biraz kendimce:

Diziyi izlemeyenler için sürprizini kaçırmak istemediğim ve izlemeden hiçbir anlam ifade etmeyecek düşüncelerimi gereksiz yere paylaşmamak ya da ilgilenmeyenlerin boşuna zaman kaybetmemesi için kendimce değerlendirmeyi sona saklamak istedim. Bence dizide değinilmiş ve izleyiciye sunulmuş pek çok ”ufak” nüanslar var.

Mini 7 bölümlük bir dizi için gerçekten dolu dolu çekilmiş, görsel olarak gözlere fazlasıyla hitap eden bir dizi. Şüphesiz en çok verilmek istenen mesaj erkek egemenliğindeki dünyada bir kadının da neler yapabileceğini göstermek fakat Beth’in iç dünyasına daha çok yer verilmesini dilerdim. Sevgisiz büyütülmüş, evlat verildiği ailede de düşünceleri değer görmeyen, tutkusuna sadece para kazanacağı anlaşıldığı zaman destek verilen, romantik ilişkilerinde istediğini elde edemeyen ya da daha kötüsü ne istediğini bilmeyen hayal kırıklığı dolu bir hayat. Belki de senaristler işi fazla dramatize etmemek adına bunlara değinmekten kaçındılar. Baş karakterin oyunculuğu, göz alıcılığı, donuk bakışları şahsen benim çok hoşuma gitti. İstese gerçekten o buruk hayatın dram duygusunu da çok güzel yansıtırdı diye düşünüyorum. Yaşadığı ailesel travmalar belki de romantik ilişkilerindeki tutarsızlık ve bağ kuramamayı da doğurmuş olabilir. Bilemeyiz.

Öte yandan dizinin kendi içinde çok güzel karşılaştırmaları vardı. Mesela Amerika’daki oyunlara hiç seyirci gelmezken, Sovyetler Birliğinde halk tarafından bunun ne kadar önemsendiği çok güzel gösterilmiş. Rus kadınlarının, kendi vatandaşlarını değil de bir kadın satranç oyuncusunu desteklemeleri de o dönemin şartlarına çok güzel bir başkaldırı örneği olmuş. Kimisi maç sahnelerinin az gösterilmesinden şikayetçi olsa da yanılmıyorsam ilk bölümde ve son bölümde vezir Gambit’i açılışlarının kullanılması benim hoşuma gitti.

The Queen's Gambit: That ending explained and all your questions answered - CNET

Bana göre kötü olan noktalar yok muydu? Tabi ki var. Sakinleştirici ilaç ile zihninde olağanüstü bir şekilde oyunları tekrar tekrar oynaması beni gerçeklikten uzaklaştırdığı için hoşlanmadım. Keşke ana karakterin ruhsal bunalımları ve alkole karşı koyamayışının yanı sıra başarısız olduğu sahnelere-maçlara daha fazla yer verilseydi. Ana karakterin bencilliği, insan ilişkilerindeki zayıflığı ve düşüncesizliği beni zaman zaman çok sinirlendirdi. Hayatını kazanmasını sağlayan yetimhane hademesini bir kere bile görmeye gitmeyişi, satranç sayesinde tanıştığı, ona çok şey öğreten arkadaşlarına onlar kadar değer vermeyişi gerçekten beni çok şaşırttı.

Son olarak şunu söylemeliyim ki pek çok izleyici bu diziden sonra popüler akımın satranç olacağını bir korku olarak dile getirmiş. Açıkçası ben bu tarz yorumları anlamakta güçlük çekmekle birlikte keşke hepimiz bu tarz analitik zekayı güçlendiren popüler akımların peşinden koşabilsek diye düşünüyorum. Bir şeyin bilinmedik olması onu değerli yapmayacağı gibi  popüler olanın da sırf popülaritesi yüzünden değere binmeyeceği benim gözümde aşikar.

Unuttuğum, gözümden kaçan pek çok dikkat çekici nokta mutlaka vardır. Diziye dair daha çok şey yazıp söylemek isterim fakat sizi sıkmak istemem.

Umarım hepimiz tutku ile bağlanabildiğimiz ve bizi başarıya götürmese bile mutlu edebilecek uğraşlar bulabiliriz!