TUTSAK BEDENİN RUHU

Sisli, nemli ve karanlık bir yolun yolcusuydu. Duyduğu sesler fısıltı, ağızdan çıkan nefesler birer buğu. Adımları sıralıyor tutsak bedeni. Bir hayâl gibi izliyor geçtiği yerleri. Konuşuyor bazen, gülüyor, ağlıyor, yaşıyor.

Geceleri uyuyor, işte o vakitler özgürce dolanıyor. Gökyüzüne çıkıyor, izliyor her yeri ve her şeyi. İstediği yere uzanıp, istediği ruhun yanında duruyor. Yoldaşını kendi seçiyor, karışan yok, yargılayan yok.

Kanatlarını açıyor, tutsak bedeni sıcak yatağında uyurken o, evrene kanat çırpıyor.

En bi sevdiğinin yanına gidiyor, bazen de en bi sevmediğinin. Hesaplaşıyor, kavga ediyor, haykırıyor.

Kimse ona ayıp sus, dur, öyle konuşulmaz, demiyor. Onun dünyasında yasak yok.

Sonra, gün doğuyor, tutsak bedeni uyanıyor. Olmak istemediği, yaşamak istemediği birinin yanında, belki biraz mecburiyet, belki de korkaklık onu tutsak ediyor.

Haykıran, git! Diyen ruhunu aciz bedenine hapsedip yaşamaya devam ediyor.

Sonra, ölüyor tutsak bedenin tutsak ruhu, suskunlaşıyor, tutuk, öyle boş vermiş, vazgeçmiş. Geceleri terk etmez oluyor bedeni, rüyaları yasaklıyor kendine. Bilmediği diyarları başkalarına bırakıp çekiliyor kabuğuna. Ellerine kelepçeleri kendi vuruyor, susuyor.

Tutsak bedeni, “Başka çarem yok!” diye fısıldarken başını eğip kabulleniyor.

Alışıyor zamanla, bedeniyle bir hareket ediyor. O oluyor, hayallerini fırtınalara hediye edip, umutlarını uçurumdan aşağı fırlatıyor.

Geceleri bedeninin başı yastığa yaslanınca birkaç damla yaşı salıyor, elleriyle silip, “Ağlama,” diyor. Ağlama, geçecek.

Sessizce ninniler söylüyor, uyutuyor tutsak bedenini. Bir o oluyor, bir de kendi.

Sessizce ölüyor.