Umudun Şakası: Tatar Çölü

(Eğer spoilersız bir inceleme istiyorsanız kitabın arka kapağını okuyunuz. Eğer illa spoilersız incelemem gerekiyorsa büyüleyici bir yolculuktu, artık otobüsü beklemiyorum, yazgının gelişi beni oyalamıyor. Takıntılarıma takmamı sağladı bu kitap ve rutinimi yerle bir etti, o kadar güzeldi ki bitirmek ömrümü aldı. Zamanın nasıl bir düşman olduğunu ve bittiğinde bile sanki daha sayfanız varmış gibi umutlanmanızı gösterdi iyice. Fakat dikkat hiç tükenmeyen umutlarınızdan vazgeçmenize sebep olabilecek bir kitap elinizde tuttuğunuz, içine girmeden önce biraz daha düşünmenizi öneririm.)

Bir hastalıktır umut, bizi yaşatan ve yaşamımızı elimizden alan. İçine çekilmekten en çok korktuğumuz ve vazgeçilmez yazgımızdır o. Yazgı ise bir lanettir asla yakamızı bırakmayan. Yazgı ile umudun kavgasında bazen hayalperest aptallara dönüşürüz bazen de boğulan cesetlere. Fakat bilmelisiniz birbirine bağımlı varlıklardır bunlar biri olmadan diğeri de var olamaz. Dino Buzzati de bu kaçınılamayacak kavganın içine düşmüş çaresiz bir yazardı. 1906 yılında İtalya’da bir veteriner ile uluslararası hukuk profesörünün çocuğu olarak dünyaya geldi. Çocukluğunda büyük savaş patladı ve herkes askerdi, savaştan sonra ise babasının izinden giderek hukuk okudu. Öğrencilik yıllarında Corrie della Sera gazetesinde çalışmaya başladı ve bu görevi hayatı boyunca sürdürdü, ikinci romanından sonra patlayan diğer büyük savaşla askere çağrıldı, deniz kuvvetlerinde muhabirlik yaptı ve Tatar Çölü’nü(1940) yazdı. Denizden çıkıp çölü anlatmasını bir parça garip bulsam da aslında ikisi arasında ilginç bir benzerlik var; ikisi de vahşi ve tahmin edilemez. Her yazar gibi Buzzati de kendinden öncekilerden etkilendi, kafkanın izinden varoluşçuluğa yöneldi. Tatar Çölü romanı varoluşçu eserler arasında zamanın insanların hayatı üzerindeki etkisini en çok irdeleyen eser olarak sayılıyor.

Harp Akademisinden yeni mezun teğmen Drago Giovanni ilk atandığı yer olan Bastiani kalesine doğru yola çıkıyor. İçinde yeni bir hayatın heyecanı var, büyüdüğünü ve özgür olduğunu düşünüyor, ektiği tüm tohumların meyve verdiğini ve o meyveleri suyunu akıtarak, şapırdatarak yiyebileceğini sanıyor. Olabildiğince kibirli ve gururlu bir şekilde çıktığı yolda bir de bakıyor ki hiçbir şey yok. Tüm o terkedilmiş çıplak arazinin ortasında sadece yalnız bir kale süzülmekte. Yolculuğunun ortasında sevgili Drago’muz bir askere rastlar, 18 yılını bu kaleye vermiş, yaşlı ve kuralcı Yüzbaşı Ortiz’dir bu asker. Drago’nun kaleyle ilk bağlantısı ve aynı zamanda geleceğidir Ortiz. Tabi o zaman Drago bundan habersizdir, iki yıl kalıp gitmeyi planlamaktadır, gençliğini bu kimsesiz yerde harcayan Yüzbaşı Ortiz’e anlam veremez bir türlü.

“Geri dönmek, kalenin eşiğinden bile atlamadan, ovaya inip, kentine ve tatlı alışkanlıklarına yeniden kavuşmak…Drago’nun ilk düşüncesi bu oldu, böylesine bir zaafın bir asker için utanç verici olmasının hiç önemi yoktu: Gitmesine izin verildiği takdirde bunu itiraf etmeye hazırdı. Ama göze görülmeyen kuzey ufkundan bembeyaz ağır bir bulut yamaçların üzerinden yükseliyor ve tam tepedeki güneşin altından hiç etkilenmez bir biçimde nöbetçiler, otomat gibi bir ileri bir geri yürüyordu. Dragonun atı kişnedi, sonra her şey tekrar sessizliğe gömüldü.”

Drago ne kadar dehşete kapıldıysa Yüzbaşı da o kadar hayranlıkla bakıyordu kaleye. Drago’ya dilerse sağlık raporuyla hemen gidebileceği söylenmiştir fakat askerlik mesleği açısından bunun sakıncalı olduğunu düşünerek Drago bunu önce dört ay erteler. Zamanla kalenin rutini, her gece duvarlarda çınlayan damlalar, katı kurallar, yönetmelik ve çölün gizemi büyüler Drago’yu. Daha ne olduğunu anlamadan alışkanlıkları ele geçiriverir onu, halbuki buna karşı uyarılmıştır. Kaleye ilk geldiğinde şaşaalı yaşamından geriye kalan pelerini eleştirildiğinde, işe yarar bir şeyler bulmak amacıyla gittiği terzi taa en başından uyarmıştır onu.

“On beş yıl teğmenim, on beş lanet olası yıldır burada ve hala o bilinen hikayeyi anlatıp duruyor: Ben geçici olarak buradayım, her an gidebilirim… Halbuki asla gidemeyecek… O, alay komutanı albay ve daha pek çoğu ölene değin burada kalacaklar; bu bir tür hastalık, dikkatli olun teğmenim, siz ki yenisiniz, henüz gelmişsiniz, daha vakit varken, dikkat edin… İlk fırsatta gidin, onların çılgınlığına yakanızı kaptırmayın.”

Drago buna aldırmaz, gençliğini harcayacak kadar aptal değildir o. Diğer herkes gibi hiç gelmeyecek olan hayali düşmanı beklemekle tüketmeyecektir ömrünü. İlk fırsatta gitmeyi planlar durur kitap boyunca, her gidemeyişinde hayali düşman ‘tatarlar’ gerçeklik kazanır.
“Onların talihleri, serüven, herkesin yaşamında en az bir kez çalan o mucize anı kuzeyden gelecekti. Zamanla gitgide belirsizleşen bu uzak olasılık uğruna koskoca yetişkin adamlar yaşamlarının en güzel bölümünü burada tüketiyorlardı…Onlar, herkesin ortak yaşamına, sıradan insanların mutluluğuna, vasat bir yazgıya alışmışlardı; birbirleriyle yan yana  ya gerçekte bilincine varamadıklarından ya da sadece ruhlarının kıskanç çekingenliğiyle birer asker olduklarından, hiç sözünü etmeksizin aynı umutla yaşıyorlardı.”
Diğerleri gibi olmadığını hala inatla savunsa da içine bir şüphe düşmüştür Drago’nun, her gitmeye kalktığında ya tatarlar gelirse diye düşünerek kahramanlık düşleri kurmaya başlar. Dört ay nedir ki gelir geçer, daha dün gibidir kaleye yolculuğu ve şimdi doktoru ona rapor yazmıştır gitmesi için ama içindeki tatarlar büyür ve dev olur o sıra. Raporu yırtması yazgısını kabullenişidir bir bakıma, en büyük çaresizliği ve en güzel umududur çöl.

Aradan yıllar geçer çölde bir hareket görülür “gözlerim yorulmuş olsa gerek” diye düşünür Drago, hele kalenin yaşlıları hiç inanamaz. Onca yıl sakladıkları umutların dile getirilmesi onları çırılçıplak bırakır ve ihtimal dahilindedir gözlerin yanılması, eğer boş yere dile gelirse gençliklerinin hayalleri artık yıkılabilir olurlar. “Sis olsa gerek” denir yolunu şaşırmış bir bulut olmalıdır, zihinlerinin acımasız bir gölge oyunudur belki ama gerçek çıkar o hareket ve karaltı. Kale, yönetmeliğin elverdiğince çılgın bir coşkuya kapılır, tatarlar uyanmıştır, savaş çıkacaktır ve savaş kahramanlık getirecektir onlara, hiçliğin ortasındaki anlamsız hayatlarına. Sonra ise yolunu şaşıran sahipsiz bir at çıkar karaltı, kimindir bilinmez. Biraz şaşı bir asker benimdi benim diyerek kaleden çöle kaçar, atı alır, belki tatar görürüm umuduyla çevresine bakınır. Fakat kale acımasızdır, düşüncesiz bir askerin umudunun cezası ölümdür, kimse tek bir söz etmez. Yönetmelik izlenir, bile bile bir adam vurulur, yanlışlıkla oldu yazılır… Hedefi tam da on ikiden vurduğu için tebrik edilir Arap, arkadaşını öldürdüğü için kimse bir şeyler demez ona.

Bu sırada hala atın sahibi için alarm verilmemiştir, belki de tatar değildir düşüncesiyle beklemektedir komutanlar. Savaş iyidir hoştur fakat kalenin bedeni yıpranmıştır, askerlerin cesareti dışında her şey eskimiştir, unutulmuş bir kaledir burası. İhtiyatlı olmalıdır Albay! Bekler de bekler, tıpkı yazgısını beklediği gibi içinde kopan fırtınalara aldırmadan. Ülkenin merkezinde keyfi yerinde olan genelkurmay başkanının oralarda bir yerde sınır kalesinin bulunduğunu hatırlamasıyla merkezden mektup gelir bizim içi geçmiş albaya. Meğer kuzey devletindeki birliklerin askerleri sınır çizgisini belirlemek için dolanıyorlarmış çölde. Herkes aldatılmış hisseder, tatlı bir seraptan susuzluğa düşülür tekrardan. Sınır devriyelerini karşılamak için bir ekip yollanır ve savaşma fırsatı elinden alınmış olsa da Teğmen Angustina görev esnasında bir kahraman gibi donarak ölür. Drago ise sıcacık kalede uykusunda Angustina’nın ruhlar tarafından selamlanışını kıskançlıkla izlemektedir.

Kaledeki 4. yılında Drago bir izne ayrılır, annesinin yanına çocukluk ve ilk gençliğinin vatanına döner. Ama her şey yabancılaşmıştır artık ona, eski sevgilisiyle konuşamaz haldedir, eski dostlarla eski şakalara gülünmez olur, annesi için onun varlığı anlamsızlaşmıştır, tanıdığı herkes hayatına devam etmiştir. Drago ise kalede zamanı durdurmuştur sanki, duran zamanda yalnızlaşır, sürekli kaçıp da kurtulmak istediği kaleyi özlemeye başlar ama en nihayetinde annesinin de ısrarıyla tayinini istemeye karar verir. Ve yine acımasız bürokrasi ya da yazgı da diyebiliriz, Drago’nun yoluna çıkar da tayini bir türlü çıkmaz. Tüm arkadaşları kalenin yarısı gidiyordur, bir kısmı ömrünün bittiğini hissederek emekli olur bir kısmı tatarları beklemekten yorulur. Ama herkes gittiğinde bile bir umut vardır Drago’nun yüreğinde. Sayfalar çevrilir, aylar ve yıllar geçer, zaman Bastiani kalesi hariç her yerde akmaya devam eder, eller titremeye, bacaklardaki derman tükenmeye başlar buna karşılık Drago, umudu her an biraz daha azalsa da beklemektedir.

O bekleyedursun, hastalık ve yaşlılık çalar kapısını ve nihayet Tatarlar gözükür çölde, merkezden alay alay asker gönderilmeye başlar kaleye. Bu kez rüya değildir, kanlı ve canlı koca bir ordu savaşmaya ve kan akıtmaya geliyordur ama çoktan tükenmiştir Drago beklemekle. Uğruna her şeyini verdiği savaşı göremeyecektir, yazgıdır işte bu. Her şeyin üzerinde, acımasız, anlamsız, rezil bir şakadır…