Yalanların Kitabı: Tutunamayanlar

“Beni anlamalısın; çünkü ben bir kitap değilim.
Öldükten sonra kimse beni okuyamaz,
yaşarken anlaşılmaya mecburum.”
Oğuz ATAY

—————————————————————————————————————————–

Anlaşılmanın çok boyutlu bir evreni var. Başrolünde Leonardo DiCaprio’yu gördüğümüz 2010 yapımı “Inception” gibi. Katman katman örülen düşünceler, birbiri içine geçmiş labirentler, karanlığın hüküm sürdüğü odacıklar, metafora bulayıp anlam yüklediğimiz, yetmezmiş gibi bir de harap mabetlerin gizli kasalarına sakladığımız “benlik”le ilgili sorular, sorunlar, puzzle’lar, bulmacalar… Hatta lafı uzatıp biraz klasik edebiyat rüzgârına kapılırsak lügazlar, muammalar…

Modernizm bizi ense kökümüzden yakalayıp havaya kaldırdığında, boş bir çırpınışla havada debelenen ayakların sahibiyiz biz. Kayıtsız kalmak şöyle dursun, itiraz etmeye bile kudretimiz yetmedi buna. Aksine haz aldık bu acıdan. Modernizm en büyük fetişimiz hâline geldi. Debelendikçe kan başka yerlerimize aktığından olsa gerek, reddettik ve varsa. Kurallar, kültürler, gündelik yaşam, örf, âdet, gelenek, görenek… Eş anlamlı sözcüklerin bir arada kullanılması anlatım bozukluğu doğurur, bir önceki cümlede olduğu gibi. Modernizm bize böyle buyurdu, biz de kuralların ebesini belledik büyük bir orgazmla. Yeni bir kültür doğmalıydı. Doğum sancısı belli ki acı verecekti ama “benlik” doğacaksa, çığlık çığlığa doğum yapmak bile keyif verirdi.

Paranın gücü, kadının seksepalitesi, erkeğin kudreti, gücün haşmeti, iktidarın hazzı “benlik” duygusunu zirvelere çıkarınca ot gibi bir yaşam belirdi ufukta. Ot dediğime bakmayın. Ot gibi olsa da rengârenkti her şey ama plastikten yapılmış maket çiçekler gibi… Kimse kimseye kıymet vermez oldu. Dünya “bir” gündü, onun merkezinde de “benlik” duruyordu. Bir kat yukarı çıkmak için başkalarının omuzlarına basmak şart oluyordu. Hakir görmeler, aşağılamalar, dışlamalar, ötekileştirmeler, etiketlemeler… Manadan çok maddeye tapan, içten çok dışa odaklanan bir sümsük zümre kreasyonu yarattı modernizm. Nişantaşı manavlarında, özenle paketlenmiş, dışı kıpkırmızı elmalar gibi. Eve varınca kabuğu soyuluyor, içinde lezzet namına hiçbir bok bulunmuyordu. Buna rağmen hoşumuza gidiyordu bu kof tat. Olmadığımız biri gibi görünmek, dışımızla içimizi kamufle etmek… Modernizmin en büyük buyruğuydu.

Öyle de oldu.

Çağdaşlık, modernite, burjuvazi, bencillik… Adına ne derseniz deyin… İnsanların samimiyetsizlikleri; sahte dostluklara, çıkar ilişkilerine, eğlence odaklı sosyalliğe, kültürel değerlerin, aile kavramının, gerçek dostluğun ölümüne doğru yol aldı.

Riyakâr ve asalak bir zümre, hem kendi elleriyle modernizmi besledi hem de ortaya çıkan sonuçtan avazı çıktığı kadar şikâyet etti. Bunun en tipik örneği olarak da hiçbir zaman adam akıllı anlayamadığımız Oğuz Atay ve onun Tutunamayanlar’ı meta olarak seçildi.

Evet! Bir maldır Oğur Atay! Malın önde gideni… O şahane eseri Tutunamayanlar da bir maldır! Modernitenin buyurduğu sahte güzelliğin göstergesi olarak seçilmiş, kültürlü olmanın biricik elementidir. “Tutunamayanlar’ı okudum!” demek, sizi bulunduğunuz sosyal ortamda daha kültürlü biri yapar. Hele “Tutunamayanlar’ı okudum ve anladım!” derseniz, entelliğin, modernitenin, çağdaş kadın ya da erkek olmanın cübbesini giymiş olursunuz bu çağda. Fahri doktora unvanı verilmeli size. Bakanlık, kültür nişanesi takdim etmeli törenle hepinize.

Bir Latin atasözü şöyle der: “Bir kitabın kaderi, onu okuyanın zekâsına bağlıdır.” Biz, Tutunamayanlar’ı anlamaktan çok onu okuduğumuz yalanını söylemekten çekinmeyen bir zümreyiz. Sosyal medyaya koyulan fotoğraflar da bunun en büyük göstergesi.

Kürk Mantolu Madonna’yı, şarkıcı Madonna’yla karıştıran sosyal zümrenin parlattığı televizyon âlimlerinin piyasayı kapladığı gibi. Ne Oğuz Atay’ı anladık ne başyapıtını… Yırtmayın kıçınızı, onun anlattığı biçimde anlamamız zaten mümkün de değil! Kendi anladığımız kadarız hepi topu. Bunun artistliğini yapmak gereksiz.

Siz okuduysanız, ben Tutunamayanlar’ı okumadım abi. Hele siz anladıysanız, ben Tututnamayanlar’ı hiç anlamadım. Zaten ben ne iç monologdan anlarım ne bilinç akışı yönteminden ne de sürrealizmden… Bilinç akışı yöntemiyle yazılmış bir eserin kısır ve tek yönlü bir anlam taşımayacağının bilincinden de yoksunum. Bu da benim kültürel ezikliğim olsun. Modernizmin direttiği yalanlarınız da post-modernizmin getirdiği her şeyle alay eden tavrınız da sizin olsun.  

Bilmiyorum.” demek erdemdir.

Okumadım.” demek erdemdir.

Okudum ama anlamadım.” demek erdemdir.

Bu devirde herkes her şeyi bildiği için “çokomelli ekonomi politikaları” teğet geçmek yerine kursağımızı deldi.

Bir şeyi de bilmeyin abi. Bir şeyden de anlamayıverin. O da eksik kalıversin. Ölmezsiniz. Her şeyi bildiğinizi iddia ederek bir yere gelemezsiniz. Bir gün sönüverir mumunuz. Modernizmin kafa bulduğu, itip kakıp alay ettiği bir zümre hâline geliverirsiniz.  Demedi demeyin!