Yerli Yersiz Cümleler

Beni tanıyanlar kitaplığımı -burada mütevazı davranmayayım- kütüphanemi iyi bilir. Bir zamanlar sayısı on bini aşan kitap vardı şu karşımdaki raflarda. Evde kitapları koyacak yer bulamazdım.

Bir kadınla tanıştım: Nazan Bekiroğlu. Şöyle diyordu bir yazısında:

Biraz küçülsem diyorum, biraz azalsam… Daha sade, daha düz, daha yoksul olsam. Bu kadar çok giysi, bu kadar çok kitap, bu kadar çok takı… Bu kadar çok tablo, bu kadar çok müzik, şiir, resim… Bunca yüz. Bunca haber. Bunca yol. Bunca şehir. Bu kadar çok mesele. Elimi verip kolumu kurtaramadığım beyhude. Böyle olmasa.”

Etkilendim.

Onca kitap, onca eşya, ıvır zıvır ve üzülerek söylüyorum ki onca insan… Gereksiz kalabalıklar, haddi aşan dertler, haddin altında kalan küçümsemeler, iğretilikler, samimiyetsizlikler… Küçülmeliydim, azalmalıydım.

Öyle de oldu. Zaman insanlardan duyduklarımı değil kitaplardan okuduklarımı haklı çıkardı. İnsanlar sustu da gerçek olanı kitaplar haykırdı.

Çok abarttın bu kadını!” dediler. Hatta susmadı insanlar. Masamda bir öğrencimin doğum günümde hediye ettiği bardağın üzerinde Nazan Bekiroğlu’nun fotoğrafı vardı. “Bu Fetöcü karıyla ne işin var?” dediler. “Zaman gazetesinde yazıyor, bu garı bölücü!” dediler. Hatta “Ermeni kökenli vatan hayını bir gahpe!” dediler. Üstelik bunu söyleyenler ömürlerinde eline bir kitap alıp da içini karıştırmış insanlar bile değildiler.

Bazı kitapların konusu, bazı kitapların yazarı, bazı kitapların üslubu bağlar sizi. Çok az denk gelse de bazı kitapların hem konusu hem yazarı hem de üslubu kıskıvrak yakalayıverir sizi. Benim için Nazan Bekiroğlu da bundan ibaretti. Kocasının neden onu boşadığı, çocuklarının hangi dershanelere gidip hangi okullarda okuduğu, kökeninin ne olduğu beni hiçbir zaman ilgilendirmedi. Umurumda da değildi. Bana hâlâ Nazan Bekiroğlu üzerinden eleştiri yönelten arkadaşlarıma, onun “Yerli Yersiz Cümleler”inden bir kesitle yanıt veriyorum şimdi. Okumayı söktükleri zaman umarım bir göz atarlar bu yazıya.

Kimsin sen? Senin ortaya çıkman için hangi şartlar, hangi ürpertici birikimler, hangi sebepler bir araya geldi? Çevrenin ve şartların mı neticesisin? Yoksa sadece genlerinin mi eserisin?

Sen de gündüz hallice görünüp gece cehennemine dönen canavarlar taifesinden misin? Yoksa sen, ancak elinde mızrağı, başında sivri kulakları, arkasında kuyruğu ile hayal edebildiğimiz “masum” şeytanı daha iyi anlayalım diye doğrudan olun elinden çıkma bir resim misin?

Esfel-i safilin denen büyük çöküşü bu kadar erken mi betimleyeceksin? Sen, dünya seyyaresinde kararmış vicdana bir simge misin?

Güzel bir kâğıt üzerine yazılmış neden bu kadar kötü bir hikâyesin? Kimi kanat kimi kırbaç… Sen niye böylesin?

De bana, hangi sebep böyle bir niyeti mazur kılabilir? İnsan, içine sığmayan şeyi nasıl sızdırabilir? Sevmek öğrenilir. Kimse sana sevmeyi öğretmedi mi?

Söyle, kendini kime vermekten hoşnut kaldın? Şu üç beş kişiyi bulmayan dünya tenhalığımızda o kadar mı yalnız kaldın ki kendine bile tutunamadın?

Edebi eser bilgilenmek için değil haz için okunur. Okuduğunuzda kendinizden bir şeyler bulduğunuz her eser, baktığınızda hissinize dokunan her tablo, dinlediğinizde sizi uzak diyarlara götüren her müzik sizin için şaheserdir.

Bazı yüzler vardır hatta. Baktığınızda içinizin denizleri dinginleşir. Boğuşup durduğunuz dalgalarınız duruluverir. Sebep aramazsınız. Kötülük ummazsınız. Öylesinedir ama varlığını bilmek bile bir bahar esintisi gibi teninizi okşayıverir.

Azıcık iyi yaklaşmaktan kimseye zarar gelmez, he mi?